Objektif Haber

“Can Kurtaran”a büyük onur

“Can Kurtaran”a büyük onur
27 Mart 2021 - 9:29

Bandırmalı Eğitimci/Yazar İdris Erdoğdu’nun “Can Kurtaran” adlı öyküsü, 2021 Ümit Kaftancıoğlu Öykü Yarışması’nda mansiyon ödülü kazandı. Erdoğdu’nun “Karakoyun” adlı öyküsü 2019 yılındaki yarışmada aynı ödüle layık görülmüştü.

2021 Ümit Kaftancıoğlu Öykü Yarışması sonuçları belli oldu. Gazeteci ve yazar Ümit Kaftancıoğlu’nun anısına verilen ödüllerde 17. yarışmasının kazananları açıklandı. Jürisinde Adnan Özyalçıner, Mehmet Güler, Öner Yağcı, Zeynep Aliye, Feyza Akbulut Öner, Hakan Cucunel, Eşref Karadağ ve Öztürk Tatar’ın yer aldığı yarışmada sonuçlar belli oldu. Seçici kurul üç aylık okuma sürecinin ardından dereceye girmeye hak kazanan 10 öyküyü açıkladı.

“ADALET TEMÜRTÜRKAN’UN KUYUDAKİ ÖYKÜSÜ BİRİNCİ OLDU”

“Kuyudaki” adlı öyküsü ile Adalet Temürtürkan’ın birinciliği kazandığı yarışmada, Bandırmalı Eğitimci/Yazar İdris Erdoğdu’nun ‘Can Kurtaran’ adlı öyküsü yarışmada mansiyon ödülüne layık görüldü. Yazar Erdoğdu, hayatlarını evlatları için feda eden topraksız Anadolu köylülerine adadığı “İnisan Öyküleri” adlı ilk kitabındaki iki öyküsü “Bit Muayenesi” alt kitap öykü ödülleri 2018 yılı birincisi seçilirken, “Karakoyun” öyküsü 2019 yılında Ümit Kaftancıoğlu Öykü Yarışması’nda mansiyon ödülünü kazanmıştı.  

Yalın Ses Yayınları tarafından düzenlenen yarışmada dereceye giren isimler aşağıdaki gibi oldu.

Birincilik

“Kuyudaki” adlı öyküsü ile Adalet TEMÜRTÜRKAN

İkincilik

“Mirav” adlı öyküsü ile Emrah KURUL

Üçüncülük

“Rüyalar, Evler ve Hüzünler” adlı öyküsü ile Soydan KIZGIN

Mansiyon

“Nüfus Memuru” adlı öyküsü ile Ahmet Cenkhan SANDIKCIOĞLU

“Taş Bahçeler” adlı öyküsü ile Güngör Ağrıdağ Mungan

“Vasiyet” adlı öyküsü ile Erol TATAR

“Sandalın İpi Kısa” adlı öyküsü ile Figen KOŞAR

“Tur-Gen-Yev” adlı öyküsü ile Ayşe Nilay ÖZKAN

“Can Kurtaran” adlı öyküsü ile İdris ERDOĞDU

“Yolda” adlı öykü ile Nazmi BAYRI dereceye girdi.

2021 Ümit Kaftancıoğlu Öykü Yarışması Ödül Töreni tarihi ilerleyen günlerde duyurulacak yarışmanın resmi sayfasında şu kutlama mesajı yer aldı: “Yüreklerinin sesini emekleriyle harmanlayıp 2021 Ümit Kaftancıoğlu Öykü Yarışması’na katılan ve dereceye giren tüm yazar dostlara teşekkür eder, başarılarının devamını dileriz.” Pandemisi nedeniyle uygun koşullar sağlandığında 2021 Ümit Kaftancıoğlu Öykü Yarışması’nda dereceye girenler için tören yeri ve zamanı ilerleyen günlerde duyurulacak.

ÜMİT KAFTANCIOĞLU KİMDİR?

1935 yılında dünyaya gelen Ümit Kaftancıoğlu, öykü, roman, derleme, röportaj ve çocuk edebiyatı türlerinde eserler verdi. TRT İstanbul Radyosu’nda prodüktör olarak görev aldı. Dönemeç adlı öyküsüyle 1970 TRT Büyük Ödülü’ne layık görüldü. Gazetecilik yaptı. 11 Nisan 1980 günü silahlı saldırı sonucunda yaşamını yitirdi. 2005 yılından itibaren, Kaftancıoğlu’nun anısını yaşatmak için öykü yarışması düzenleniyor.

İDRİS ERDOĞDU’NUN “CAN KURTARAN” HİKAYESİ

CANKURTARAN

        Seferberlik ilan olmuş eli silah tutan on beş yaşından büyük, kırk beş yaşından küçük herkes silahaltına alınacak! Bekçi, toprak damların birinden diğerine atlayarak bağıra bağıra köyün içinde dolanıyordu. Akşam gelen haberi çevre köylere duyurmak için atlı haberciler çıkarılmıştı, onların da dönmesi eli kulağındaydı.  Haberin yayılması bulanık bir sisin, köyün sokaklarından evlerin, damların içine süzülmesi ile birlikte oldu. Sis tüm vadiyi, köyü, ulu Soğanlı Dağı’nı, Çil horoz tepesini, Umudumuz Çakır Baba’yı da yuttu. Sisin girmediği ev, ocak kalmadı. Ağlamalar uğunmalar sisin için de boğuldu. Bir saat sonra Şeran Tepesi’nden mızrağını atan güneşin okları sisi toplayıp Soğanlı Dağı’nın bağrında irinli bir davun gibi sıkıştırdı. Dokunsalar belki de babasız kalacak çocukların, kocasız kalacak kadınların, evlatsız kalacak anaların, boğulmuş feryatları patlayıp vadiye dağılacak, Çoruh Irmağı’na karışıp Karadeniz’e, dağın öte yüzünden Aras’a karışıp Hazar’a dökülecekti. Bin yıldır birikmiş acılara yenileri eklenecekti.

     Dağ bağrındaki ağırlıkla sessizce inledi. Köydekiler, deprem oluyor diye sokaklara döküldüler. Ağustos sonu, harmanlar yeni yeni dövülüyor. Yorgun öküzler arkalarındaki döveni, nemli arpa saplarının üstünden değil,  koca yazın yorgunluğuyla güçsüz bedenlerinin ağırlığını zamanın içinden geçiriyorlardı. Az önceki sarsıntının korkusunu üzerinden atan köyün kadın, çoluk çocukları, meydandaki kalabalığı daha iyi görebilmek için meydana bakan evlerin, ahırların damlarına sıralanmıştı.  Kimi atlı, kimi yaya çevre köylerden gelmiş, getirilmiş üstü başı dökülen, aç, yorgun, kimisi bıyıkları yeni terlemiş, kimisi saçı sakalı yoksulluktan, açlıktan erken ağırmış silahlı, silahsız erkeklere bakıyorlardı. Başka köylerden gelin gelmiş kızlar belki kardeşimizi, akrabamızı görürüz diye gelenleri daha bir dikkatle inceliyorlardı. Kocasını ve iki kardeşini bir evvelki harpte kaybeden Kara Zekiye kırk yamalı kutmisini yeldire yeldire, elleri belinde, kamburuna yüklediği arpa çuvalıyla meydanda yürüyüp, kalabalığı yararak ortadaki masanın başına kadar geldi. Sandalyelerde oturan biri yüzbaşı, biri uzatmalı iki asker ile Muhtar Yusuf Efendi’nin önünde durdu. Yusuf Efendi kalkmak için yeltendi ama Kara Zeki’ye eliyle otur işareti yaptı. Yüzbaşı yorgun bakışlarla, buyur ana, dedi. Kumandan evladım! Osmanlı’nın canı gene harp etmek istemiş anlaşılan. Bizde can kalmadı. Bak bu yarım urup arpa kaldı elimizde. Sen bu civanları alıp götürünce bu arpayı tarlaya kim ekecek? Kim biçip harmanda dövüp, kim öğretecek, kim? Yüzbaşı alışkanlıkla başını yere eğdi. Kara Zekiye, sırtındaki çuvalı kamburunun üstüne yerleştirmek için öne doğru bir hamle yapıp yoluna devam etti.

      Çevre köylerden gelenler dağınık bir şekilde meydanı doldurmuştu. Yüzbaşı uzatmalıya dönerek, şunları bir sıraya sokun bakalım dedi. Uzatmalı biraz zorlansa da on dakika sonra meydandaki kalabalık bir düzene girmişti. Sırası gelen masada ismini yazdırıp, tayın kâğıdını alıp, arka tarafa geçiyordu. Seferberliğin acısını bilenlerin çoğu haberi alır almaz dağlara kaçmış, ormana, mağaralara saklanmıştı. Kaçamayanlar, zorla getirilenler, bin türlü bahane uyduruyorlardı. Kimisi topal, çolak, kimisi veremli olduğunu söylüyor, ispat etmek için bin dereden su getiriyordu. Kumandan anlatılanları şöyle bir dinleyip, iki günlük tayının yazılı olduğu kâğıt parçasını konuşanın eline tutuşturup sıradakine bakıyordu.  Tabii herkes zorla gelmemişti. On beş yaşında, kısa boylu, çelimsiz bir delikanlı sıraya girip birkaç defa komutan masasına kadar yaklaşmış, yaşı büyük olanlar tarafından kolundan tutulup sıradan atılmıştı. Delikanlı en sonunda dayanamayıp orada bulunan bir öküz arabasının üstüne fırlayıp bağırarak; kumandanım benim atım da var, silahımda, beni asker edin, demişti. Yüzbaşı sesin geldiği yere bakınca arabanın üstündeki çocuğun gülüşüne vuruldu. Gel bakalım delikanlı, diyerek çağırdı. Sırtındaki Rus berdankası boyu kadar olan genç, arabadan atladığı gibi masaya yaklaştı. Yusuf Efendi delikanlıyı tanımıştı. Kumandanım bu daha dünkü dığa. Hem de yetim, gönder bunu evine gitsin deyince, delikanlı gene, benim atım da var, silahımda diyerek, arabaya bağlı atını çapraz tuttuğu tüfeği ile gösterdi. Boynundan ip geçirilmiş, sırtındaki eski keçe aynı ipin parçası ile bağlanmış bir kula tay sinekleniyordu. Yüzbaşı, bırak Yusuf Efendi, çocuk kanatlanmış baksana, uçan kuşa dur denilir mi? Gel evladım. Sen benim yanımda dur, deyip çağırdı. O sırada iki asker, sürüyerek getirdikleri birini masanın önünde bıraktılar. Yüzbaşı, bu nedir der gibi bakınca, askerlerden biri; kumandanım kaçak yakaladık. Samanlıkta saklanmıştı, bulduk. Yerde yatan adam zorlukla masaya tutunarak kalktı. Avurtları dişlerine yapışmış, kara sakalları elmacık kemiklerinin çıkıntısını gizleyemeyen adam, cansız gözlerle yüzbaşıya bakıp; Allah’a bakın ayakta duracak halim yok. İçimdeki dert beni yedi bitirdi, zehir sırtımda top oldu. Benden size ne fayda gelir. Aha, diyerek yırtık içliğin arasından dışarı fırlamış uru gösterdi. Kürek kemiklerinin arasında iki yumruk büyüklüğündeki çıban simsiyahtı. Yüzbaşı, Yusuf efendiye baktı. Yusuf Efendi başını olmaz anlamında salladı. Yüzbaşı askerlere dönerek, alın bunu getirdiğiniz yere bırakın diyerek, önünde ki işe döndü. Askerler çeke sürüye getirdikleri adamı aldıkları samanlığın girişindeki sokağın başında, duvarın kenarına boş bir çuval gibi bırakıp döndüler.

93 Harbi’nde iki yıl esir kal, ardından bu dertle ocağına dön, şimdi sahipsiz enik gibi duvar dibine bıraksınlar. Yıkılasın dünya… Kara Zekiye Şerif’in koluna girip bir şey söylemeden evine kadar taşıdı.

     Meydandaki hengâme bir hafta sürdü. Çevre köylerden toplanan askerler, askere gidemeyecek olanlardan alınan öküz, at, inek, katır, eşek, buğday, arpa, un, yağ, arabalara yüklenip Çakır Baba’dan Erzurum’a doğru yol aldı. Umudumuz Çakır baba…

 Ordu Erzurum’da toplanacakmış. Sonra? Sonrası Allah kerim. Biz zaten el önünde, sel önündeyiz. Aha karşısı Rus. Ordu çekilirse, Rus gelir. Rus gelir gider de bizim gidenler gelir mi, onu da Allah bilir. Evin damında oturmuş üç bacı, kendi aralarında bunları konuşuyorlardı Kara Zekiye, bacaları Sultanla Hünkâr. Üç dul, üç yetim, bir başına üç kanayaklı. Yetmemiş gibi yarım kalmış kardeşleri Şerif Onbaşı. Zekiye öfkelendiğinde böyle derdi de, Hünkâr öyle deme abla iyi ki Şerif var. Yarım, tam, o bizim canımız, başımızda er kişi. Köylünün koca yaz çalışıp biriktirdiklerinden ellerinde kalanları toplasan iki evin dirliği zor çıkardı. Köyde üç yaşlı erkekle çocuklar, kadınlar, bir de Şerif Onbaşı kalmıştı.

    Sabri Dede bastona düşe düşe meydandaki köy odasına kadar yürüdü. Bakmayın oda dendiğine, geçen aya kadar oda idi, şimdi harabe. Duvarın dibinde oturmuş Şahan Çavuşla Yusuf Efendi, Sabri Dede’yi görünce toparlandılar. Buyur Sabri dede. Dede yüksekçe bir taşın üzerine oturup azıcık soluklandıktan sonra; buyurun var olsun Yusuf.  Harman bitti, gazel ayı başladı. Daha Ekim, Koç ayı, Zemheri, Karakış, Mart, Abrıl. Bahara var yedi ay. Ne yeriz, ne içeriz?  Köy dolusu çoluk çocuk, kanayaklılar ne yapacak? Biz de yok, çevrede var mı? Seferberlik deyip, ne var ne yok toplayıp gittiler. Bizi Urus’tan kurtaracaklar diye açlıktan kıracaklar. Baharda şu derenin kenarında kurtlar, çakallar leşimizi yer artık. Şahan Çavuş, bize bundan sonra hep gazel ayı deyince, Yusuf Efendi ne çare var der gibisinden elini boşluğa savurdu.

   Ulu Soğanlı Dağı güz ilerledikçe tüm vadinin derdini başında toplamış gibi hep dumanlıydı. Çil horoz dağıyla Soğanlı kavgalı gibidir. Soğanlı dertli tasalı, Çil Horoz şen şakraktır. Pınarları çağlar, ormanları bolcadır. Yaz, kış yeşili kurda kuşa barınak, kurusu insana yakacak olur. Çil Horoz Dağı’ndaki köylerin birçoğu 93 Harbi’nde muhacir olup, Maraş’a Sivas’a Kayseri’ye gitmişti. O yüzden midir bilinmez, o şen şakrak, pınarlar çağlayan dağın eteğinde ki ağaçların çoğu kurmuş, başında duman eksik olmaz olmuştu.

    Zekiye Abla’ya sorsanız; ulan aklı kıtlar, dağın canımı var ki dertlensin. Dağın bir yanını Urus yaktı, bir yanını Osmanlı. Kalanını da beyler taşıyıp sattılar. Sizin gibi aklı kıtlarda bakıp bakıp daha ağıt yaktılar der, güler geçerdi.

     Bir bedene dert girmeye görsün, gerisi sökün eder. Köyün erkekleri askere gidince harmanlar ortada kalmış, kadınlar, çocuklar ellerinden geldikçe yarım yamalak harmanı toplamış, koç ayının sonlarına doğru zar zor ellerindekini ambara koymuşlardı. Dizi tutanlar birkaç parça kuru çalı, dağdan bayırdan topladıkları kuru tezekleri yağmurlar iyice ıslatmadan içeriye koymuş kışı beklemeye başlamışlardı. Kış burada nazlanmadan gelir. Bir sabah kalkarsın ki diz boyu kar. Bu sene de şaşırtmamıştı. Zemherinin birinde beyaz kefeni boğazına geçirmişti. Sabri Dede, Yusuf Efendi ve Şahan Çavuşu da alarak Kara Zekiye’nin evine gittiler. Sokakları dolduran kar yaşlı adamların yürümesini iyice zorlaştırdığı için birkaç defa düşüp kalkmışlardı. Kapıya vardıklarında karlar içindeydiler. Zekiye onları içeri buyur etti. Tek göz evin ortasında kazılan çukurun içinde yanan tezeklerin dumanı, odanın tavanına kadar yükselmiş, damdaki küçük pencereden dışarıdaki beyazlığa karışıyordu. Ocağın başına oturmuş üç kız kardeş Şerif Onbaşı’nın yarı baygın bakış ile etrafı süzüşünü seyrediyorlardı. Hünkâr oturduğu yerden kalkıp Sabri Dede’yi buyur etti. Yaşlı adam bastonun ucuyla korları karıştırıp, yükselen sıcak havaya elini uzatarak, otur kızım, otur. Tek derdimiz üşümek olsun.   Zekiye, hayırdır dede, başka derde ihtiyacımız mı var? Ne dert arasan bizde, yoksa kurban olduğuma az mı gelmiş? Başka dert de mi göndermiş? Göndermiş ya Zekiye, göndermiş. Hem de tabur tabur, topuyla tüfengiyle. Az önce yarı baygın bakan Şerif Onbaşı da dâhil olmak üzere hepsi birden Sabri dedeye baktılar. Ayakta duran Yusuf Efendi ve Çavuş başları önünde bastonlarına dayanmış ateşe bakıyorlardı.  

  Ordu çekilmiş buraları Urus almış. Bu sabah Zivin’den haber geldi, Urus Sarıkamış’a asker çıkarmış. Kızıl Kilise tarafından bir tabur bizim köye doğru yola çıkmış. Dede sözünü bitirdiğinde herkes birbirinin yüzüne bakmış öylece kala kalmıştı. Boşlukta, e şimdi ne olacak? Sesi yankılandı. Bu saatte kadar sesi çıkmayan Sultan ağabeyinin başını kucağında okşarken sormuştu. Çokça konuştular, en son akşam köydeki bütün kadın çoluk çocuğu Kara Zekiye’nin evine topladılar. Ev eski bir Urartu kalesinin yamacındaydı. Evden aşağısı yalçın bir uçurum.   

    Çavuş, elinde baston evin ortasında bir ileri bir geri dolanıp durdu. Sonunda; bak Yusuf eğer olur ki Urus kumandanı kabul etmezse, sen bir işaret ver.  Beklediği cevabı alamamış gibi tamam mı diye onaylattı. Yusuf Efendi’den onay gelince, hayırlısı deyip bir köşeye kıvrıldı. Bütün köy çoluk çocuk, kadın, kız geceyi Zekiye’nin evinde geçirdi. Ertesi sabah olduğunda çocuklar dışında kimse uyumamıştı. Rus ordu birliği köyün üst yanında, at çaylarına karargâh kurmuş, devriye çıkarmıştı. Devriye köye doğru yaklaştığında karla kaplı sokaklar bomboştu. Kara Zekiye’nin damında tüten duman olmasa köy köyü terk edilmiş zannederdim. İki atlı devriye, dumanın çıktığı eve doğru yöneldiklerinde sokağın ortasında ki karartıyı fark ettiler. İki yaşlı adam, ellerinde bir torba, bastonlara dayanarak ilerlemeye çalışıyorlardı. Askerlerden birisi Azeri Türkçesi ile hara gedipsiz ay gocalar, diye seslendi. İhtiyarlar kardan zor seçilen at üstündeki askerleri fark edince durakladı. Sabri Dede ağır işittiği için kulağını Yusuf Efendinin ağzına dayayıp; ne diyor bu gâvur, diye sordu. Yusuf Efendi Azeri askerin sorusundan biraz rahatlamış halde, Nereye gittiğimizi soruyor. Sabri Dede kızgınlıkla, cehenneme dedi. Söyle cehenneme gidiyoruz. Bu arada askerler atlardan inmiş iyice yaklaşmışlardı. Askerlerden Kazak olanı Yusuf Efendi’ye sertçe köy halkı ile ilgili bir iki soru sordu. Azeri asker cevapları çevirdi. Askerler yaşlıları terkilerine alarak karargâha doğru çıktılar. Kara Zekiye kapı aralığında, olan biteni izleyip anında içerdekilere, özellikle de Şahan Çavuş’la kardeşine aktarıyordu. Şerif Onbaşı, iyi, dedi. Hadi hayırlısı, şimdi bekleyin. Eğer bir yarım saate kadar iki atlı bizimkilerle geri gelirse tamamdır. Gelmezse? Sustu. Hünkâr, Ağa gelmezse ne olur? Sözü Şaban Çavuş aldı, Gelmezse o vakit kalenin böğründeki yoldan uçuruma doğru diziliriz.

 Atlardan inen yaşlı adamlar karargâh çadırından içeri girdiler. Çadırın ortasında tenekenin içinde yanan kömür korları kapıdan giren rüzgârın etkisiyle kızardı. Yusuf Efendi Sabri Dede’nin kolundaki torbadan ekmeği çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Cebindeki bir torba tuzu da yanına koydu. Yaşlı kazak komutan ağır adımlarla ilerleyerek konukların yanına geldi. Azeri askere bir şeyler söyledi. Asker Sabri dedeye dönerek; bunu size kimin söylediğini soruyor dedi. Sabri Dede kulağını askere dönerek tekrar etmesini istedi. Asker tekrar edince, Şerif Onbaşıyla Şahan Çavuş’un hikâyesini anlattı. Kazak komutan ekmeği aldı, kokladı, sonra tuza banıp ağzına attı. Çiğnedi, çiğnedi, ağzında dolandırdı dudaklarını araladı tam tükürecekken yuttu. Yusuf Efendiyle Dede memnun, birbirlerine bakıştılar.

 Kumandan köy hakkında bilgi aldı. Yaşlı, hasta olup olmadığını sordu. Onbaşının sırtındaki uru duyunca yanlarına tabur hekimini katıp uğurladı. Komutanın asıl derdi köyde salgın hastalık olup olmadığını öğrenmekti. Eğer salgın yoksa gerekirse karargâhı köyün içine taşımayı düşünmüştü. Herkesi sırayla muayene eden doktor, Şerif Onbaşı’nın sırtındaki kocaman şişliği görünce, yanındaki askere bir şeyler söyleyip gönderdi. Aceleyle çıkan asker biraz sonra yanında atlı bir kızakla çıkageldi. Evdekileri bir telaştır aldı. Şerif’e ne yapacaklardı? Zekiye askere dönerek iki sene esir ettiniz yetmedi mi? diye çıkışınca. Asker, meraklanma ay ana, cerrah davunu deşecek, dedi. Onbaşıyı kızağa bindirdikleri gibi karargâha götürdüler.

      Zavallı Şerif, derdi dağlar kadar. Büyüdü büyüdü sırtından çıktı. Dört sene askerlik, iki sene esirlik ne olacaktı ki. Kimisi böyle söyleyip acıyor, kimisi de onbaşının esirken domuz eti yediği için sırtında koca bir çıban çıktığını söylüyor, içten içe ayıplıyordu. Zekiye bunların ikisine de gülüp geçiyordu. Aç adam, yıllardır boğazından bir lokma et geçmemiş. Bir küçük çıban koca bir yaraya dönmüş. Ona ne kara merhem, ne okuma fayda eder. Bir ayna olsa da herkes kendi yüzünü görse, hepimiz hortlağa dönmüşüz. Kara Zekiye haklıydı çoluk çocuk soğulmuştu. Bitler çocukların kaşlarından dökülüyordu.

 Şerif onbaşı ertesi gün gittiği kızakla geri döndü. Sırtındaki urun yerinde derin bir bıçak izi vardı. Üzeri bezle kapatılmış, sarılmıştı. Getiren asker, yarın gelip bakacağını söyleyerek gitti.

 Hünkâr kapıyı kapatınca köydeki herkes zaten orada olduğu için onbaşının başına toplandılar. On başı olanı biteni anlattı. Her şey güzeldi ama bir sıkıntısı vardı ki onu söylemeye çekiniyordu. Zekiye Şerif’in lafı gevelemesine öfkelenerek bu gâvur sana ne dedi? Diye çıkışınca;

    Et yemem lazımmış Zekiye, et. Zekiye, ağlamakla gülmek arası bir sesle, nasıl olacağını da söyledi mi? Şerif başını kaldırmadan, söyledi Zekiye. Başka şeyler de söyledi. Eğer temizlenmesek tifüsten öleceğimizi de söyledi.

 Yusuf Efendi odanın ortasında ileri geri dolanıyor, arada bir çukurun içindeki korları bastonu ile karıştırıp kızaran korlar solup külle bulanıncaya kadar bekliyor, sonra devam ediyordu. Birkaç tur daha attıktan sonra odada kimse yokmuş gibi kendi kendine; kadınlar çocukların bitini kırar. Kardan su kaynatır yıkanırız. Bir göz oda bir şey olmaz. Bu iyi oldu. Urus’un köye niye girmediği de belli oldu. Geriye kaldı et. Sonra odada olduğunu hatırlamış gibi birden kafasını kaldırdı. Odadakilerin kendini izlediğini fark edince, et bulunur bulunmasına da onu kim getirecek işte orasını bilemem. Dört aydır boğazlarından doğru düzgün bir lokma geçmeyen kadınlar yutkundu. Et sözünü duyan çocuklar et, et, et, diye önce bağırıp oynaşmaya, arkasından ağlaşmaya başladılar. Kadınların çocukları susturması epey zaman aldı. Ağlamaktan yorgun düşen çocuklar kirli çulların arasına kıvrılıp rüyalarında muhtemelen et yiyerek acılı bir rüyaya daldılar. Çocuklar uyuyunca kadınlarda ateşin başına toplandı. Ateşe yeni atılan iki yaban tezeği alttan alta tutuşmaya başlamıştı. Bunalık ateş, yukarı çıkamadığı için duman tezeğin yanlarında yılankavi dönüşlerle üstünde toplanıp, ortasında bir düğüm gibi dolanıyor, soğuk havanın etkisiyle birden dağılarak odanın içini dolduruyordu. Damdaki küçük deliği kar kapatmıştı. Her defasında dama çıkmak zor olduğundan bir süre sonra vazgeçmişlerdi. Isınan hava deliği kapatan karı eritiyor, eriyen kar odanın ortasına dökülüyordu. Ateş sönmesin diye çukuru deliğin altından başka bir yere almışlardı. Bu da dumanın daha fazla odada kalmasına sebep oluyordu. Dumanın biraz çekilmesini beklediler.  Duman çapaklanmış gözleri yaşartıyor, gözyaşları çapakların arasından yol buldukça isten kararmış yanaklardan aşağı süzülüyordu. Kadınlar eteklerinin tersi ile hem gözlerini, hem burunlarını temizliyorlar. Sabri Dede dayanamadı; Yusuf eti nereden bulacaksın? Mal davar mı kaldı? Birazını seferberlikte alıp götürdüler, birkaç baş koyun kalmıştı, onları da geçen hafta Urus askerleri komlardan boşaltıp götürdü. Benim etim de serttir. Yusuf Efendi gülümsedi. Dede sen değil de karanlık derede ki ağa bizim derdimize derman olur. Kadınlar pek bir şey anlamamıştı. Şahan Çavuş, tövbe tövbe diye başını salladı. Ulan Şerif çadıra gidince gâvurluğun aklına geldi. Senin iki sene esirlik de bir halt yediğini zaten biliyordum. Bırak Allahasen. Şerif, Çavuş karıştırdın ben değil, Yusuf Efendi dedi. Hele bir dinle, boşuna Efendi demiyoruz. Şahan Çavuş olmaz der gibi bastonu yere vurmaya devam etti. Yusuf Efendi Sabri Dede’ye dönerek, Dede sen ne diyorsun? Kırk nüfus, kadın, çoluk çocuk… Seninle ben olsak, ölsek de gam değil. Bu sabileri aç susuz bırakmayalım. Kara Zekiye’ye dönerek, Zekiye Sen ne dersin?  Uzun zamandır yaşmak bağlamayan Kara Zekiye, eğer benim anladığım iş ise, olur. Niye olmasın. Hem hatırla, hoca dayı da anlatırdı. Dara düşünce, zora düşünce olur demişti. O demese de bu sabilerin günahını ben boynuma alırım. Olur, Yusuf Efendi hem de cankurtaran olur. Siz onu nasıl getireceğinizi söyleyin bana. Zekiye, kadınların anlamamış bakışlarını görünce önce açıklamayı düşündü, vaz geçti. Kendi kendine gülümsedi. Nasıl olsa açlık imana baskın gelir, onlarda anlar diye düşündü. Yerdeki çuvalların içinde yüzükoyun yatan Şerif çareyi söyledi. Yarın askerler yarayı temizlemeye geldiklerinde onlardan yardım isteyeceğim. Kumandana söylesin. Eğer adam kabul ederse, kurtulduk. Odadakilerin birbirlerine şüpheyle baktığını gören Zekiye, Yusuf efendi hadi önümüze geçte iki rekât tövbe namazı kılalım deyince, Yusuf Efendi gülerek, gönlüne göre iş buldun. İmamı da işe uydurdun, hadi Allah kabul etsin deyip, abdest almak için dışarı çıktı.

  Şerif Onbaşı, ertesi sabah yarayı pansumana gelen doktora düşüncesini anlattı. Doktor gülümsedi. Önce Onbaşı’nın esirlikte öğrendiği dili yanlış kullandığını düşündü. Yanındaki Azeri askere dönerek söylediklerini tekrar ettirince, kahkahayı bastı. Merak etmesinler ben komutana söylerim. İhtiyarlardan birisi bize yol göstersin, hem bize de eğlence çıkmış olur diyerek, çantasını topladı. Azeri asker Yusuf Efendiye dönerek; ay goca sen bir vakta geder tetik ol, gelip seni aparacağım, deyip o da doktorun arkasından çıktı.

 Nihayet uzun zamandır dağı vadiyi yutmuş olan sis dağılmış, güneş karla kaplı dağların vadilerin koynunda oynaşmaya başlamıştı. Hava gece ayaza çekmişti, yer demir kazıktı. Kar tar tutmuş, kimse yürürken batmıyordu. Kara Zekiye’nin evindekiler güneşli bir güne uyanmışlardı ama yine karınları aç, başları bitli, gözleri çapaklıydı. Ateşler içinde uyuyamayan çocukların iniltileri annelerin çaresiz gözyaşlarıyla yoğrulup, tavandaki delikten gecenin ayazına karışmış, aç ve hasta çocuklar kirli çulların içinde kalmıştı. Hasta çocukların durumunu, ağlayan anneleri gördükçe Zekiye daha bir öfkeleniyordu. Erkek milleti değil mi. Yatağına girer karısını yer, uyanır gene kadını yer. Öldürdüğü erkek değildir, erkeğe sıktığı her kuşun döner dolanır kadını vurur. Kadınlar bazen Zekiye’nin söylediklerini anlamıyorlardı Zekiye bazen mi? diye soruyordu. Yani her dediğimi anlıyorsunuz da bazen anlamıyorsunuz öyle mi? Eğer siz beni anlamış olsaydınız, kocalarınız, babalarınız, kardeşleriniz, evlatlarınız yanınızda olurdu.   Zekiye kendini kaptırmış anlatıyordu.

       Kapı aralığından gelen atlı kızağı görünce kendine geldi.  Karargâhtan çıkan dört tatlı ve iki atın çektiği kızak evin önünde durduğunda dört yaşlı erkek ve kadın çoluk çocuktan oluşan köy halkı evin önüne çıkmıştı.  Sonsuz beyazlığın ortasında tek karartı kirli, çul partal içinde gelenleri meraklı gözlerle izleyen, kırk beş çift gözün sahibi aç ve hastalıklı bedenlerdi. Güneşin yansıttığı kar, çocukların gözlerini bakar kör etmişti. Çapaktan iltihap kapmış kıpkırmızı gözlerden boşalan yaşlar, yanaklardan süzülüp cılk yaraların içine dolunca, ayrı bir acı veriyordu. Yine de merak ve açlık hepsine baskın gelmişti. Kimse yerinden kımıldamadan seyrediyordu. Tabur doktoru, subay olduğu anlaşılan iki rütbeli asker, atların üzerinde beyaz kürklere sarılmış, ayaklarından dizlerine kadar çekili kar botlarıyla sanki başka bir dünyadan gelmiş gibiydiler. Zekiye askerlerin giysilerine bakınca güzün yolcu ettiklerini hatırladı. Kızaktaki askerler tanıdıktı. İki gün önce gelen Azeri ve Kazak’tı. Komutan, askere bir şeyler söyledi. Asker çevirmek için Yusuf efendiye döndüğünde, Yusuf Efendi ile Şahan Çavuş kızağa doğru yürüyorlardı. Asker bir şey demeden ikisinin de ellerinden tutarak kızağa bindirdi. Kazak asker dizginleri toplayıp kızağın yönünü karanlık dereye çevirdi. Geceleyin iyice donan kar kızağın ilerlemesini kolaylaştırmıştı. Atlar tarı tutturduklarında batmadan ilerliyor, tardan düştüklerinde zorlanıyorlardı. Bir iki defa tehlike atlattılar. Tardan düşen at, ayağa kalkmak için çırpınırken, diğeri kızağı kendine doğru çekince ayağı kara saplanan hayvan acı acı kişnedi. Kızağı süren Kazak dizginlere zamanında asılmasaydı at çoktan akşam yemeği olmuştu. Kar dereleri doldurmuş, yolakları yutmuştu. Kızak ve atlılar karanlık dereye geldiklerinde çamların beyaz örtüyü arada bir delen yeşil iğnelerinin nakışladığı bir yamaçtan başka bir şey görünmüyordu.  Komutan ve yanındakiler atların başını kızağa çevirip yaşlılara bakıp cevap beklediler.

    Şahan Çavuş dizlerinin üstüne doğrulup elini gözlerine siper ederek çevreyi şöyle bir taradı. Baktığı yönün tersinden bir daha bakıp, bastonuyla derenin yukarısında bir yeri işaret etti. Bulundukları yerden beş yüz metre yukarıda yamaçta kardan kaybolmuş çalıların uçlarının göründüğü bir yer. Yusuf Efendi, Çavuş emin misin? Deyince. Burası Yusuf. Baksana durduğumuz yer gaban. Sırtını gabana ver, karşısı Şeran’ın taşı. Sağ kolun Norşin’in göze, sol kolun kara göl. Önümüzde ağanın yeri. Eğer o buradan taşındıysa bilemem. Atlılar, atlarından indiler. Kızaktaki atlarda dâhil olmak üzere askerler hepsini torbalayıp tek atları kızağa, kızaktakileri de yakındaki bir çalıya bağlayıp silahlarını aldılar. Doktor, eliyle ihtiyarlara siz burada durun diye işaret etti. Çavuş itiraz edecek gibi olduysa da ayağa kalkınca başı döndü, vaz geçti. Yusuf inşallah ağa buradadır. Yoksa halimiz yamandır.

     Eli silahlı adamlar yarım ay şeklinde dizilip az önce gösterilen yere doğru işaretleşerek ilerlemeye başladılar. İki yüz metre gitmemişlerdi ki ilerlemenin pek kolay olmayacağı anlaşıldı. Öğlen üzeri kar yumuşamaya başlamıştı. Her adım atışta koltuk altlarına kadar gömülüyorlardı. Önlerindeki üç yüz metreyi bir buçuk saatte alabildiler. Gösterilen yere yaklaşınca subaylardan biri uçları görünen çalıların ön tarafında ki tümseği fark etti. Olduğu yere çömelip diğerlerine de aynısını yapmalarını işaret etti. Ayağıyla karları ittirince bir kayanın üzerinde olduğunu anladı.

    Hiçbir acı, körpe bir bedenin bir lokma ekmeğe muhtaç olduğunda çektiğinden daha büyük olmasa gerek. Çocukları gördün mü yiyecekleri bir tike eti düşündükçe gözlerindeki ışık yeniden parıldadı. Yanaklarından süzülen her damla yaş harbin öldürmek için katılaştırdığı yürekleri yumuşattı. Şerif’in sırtındaki yara sabilerin kurtuluşu oldu. He Çavuş, ne dersin? Kızağın üstünde iki ihtiyar sırt sırta vermiş dertleşiyorlar, bir taraftan da yukarıdaki adamları gözlüyorlardı. Çavuş’un boğazı düğümlendi ne he, ne yok diyebildi. Kızağa bağlı atların huysuzlanmaları sohbeti böldü. Yamacın başında hareketlenme artmıştı. Az önce tümsekteki karları süpüren subay bir mağara ağzı bulmuş, orada bir ateş yakmıştı. Ateşin güçlenmesi için yaş, kuru ne buluyorlarsa atıyorlardı. Yaş dallardan çıkan duman mağaranın içini doldurdu. On, on beş dakika sonra bir gürültü, ardından bir böğürtü sesi duyuldu. Arkasından peş peşe silah sesleri ormanın içinde dalga dalga yayıldı. Duman mağaranın içine dolunca, kış uykusundaki ayı önce şaşırıp mağaranın ağzına doğru koşmuş, ateşi görünce içeri kaçmıştı. Ne yazık ki kurşunlardan kurtulamamıştı. İki asker koşarak gelip kızaktaki atları koşumlarıyla birlikte açıp yukarı götürdü. Birazdan ayının cansız cesedi atların arkasında sürütülerek bata çıka kızağın yanına getirildi. Askerler hemen oracıkta hayvanın karnını yarıp bağırsakları boşalttılar. Kalanı kızağın üzerine yerleştirdiler. Gün ikindiye dönmüş hava ayazlamıştı. Komutan, doktor ve subaylar kendi aralarında şakalaşarak atlarını önden sürüp gittiler. Çavuş, içi yarılmış ayının karnına ellerini sokmuş, başını hayvanın kaburgalarına dayamıştı. Yusuf Efendinin dudakları mırıl mırıl mırıldanıyor, arada bir ellerini yukarı kaldırıp yüzünü sıvazlıyordu. Köye yaklaştıklarında Kara Zekiye’nin evinin damından kocaman bir duman göğe yükselmişti. Gökyüzü pırıl pırıldı. Bu gece milyonlarca yıldız ışıl ışıl parlayacaktı.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.