Reklam

Bandırma Haber

ANNELER SADECE ÇAMAŞIRLARI DEĞİL, DERTLERİNİ DE ASARLAR…

ANNELER SADECE ÇAMAŞIRLARI DEĞİL, DERTLERİNİ DE ASARLAR…
Umut GÜNER
Umut GÜNER( umut@objektifhaber.com.tr )
4.626 views
20 Mayıs 2019 - 10:07

“anneler sadece çamaşırları değil, dertlerini de asarlar…” İçinde dev AVM’lerin sinema salonlarında izlenen basit filmlerin olmadığı, metro raylarından geçmemiş, hiç ayıcık ve gül hediye edilmemiş, mesajına geç cevap verdiği için küsülmemiş bir aşk hikayesi. Yarım bırakılmış, temiz hatırlanacak, siyah beyaz günlerin renkli bir anımsayışı. Takvim 1980’ler. Her şey eski ama temiz. Mahalleler birbirinin kardeşi gibi. En büyük sosyal aktivitenin, sinemaya gitmek olduğu yıllar. Koca gözleriyle gülümseyen Adile Naşit’in, herkesi kahkahaya boğan Kemal Sunal’ın, bakışıyla dahi ürküten Erol Taş’ın yaşadığı günler. Mahir Ünsal Eriş’in “Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Radyoda” diye ileride kitabını yazacağı zamanlar. Çocuklar Tommiks Teksas kitaplarının üstüne para fırlatıyor, para eğer kitabın üstünde kalırsa kitabı alıyor. Yok eğer kalmaz ise, para kitap sahibinin. Adam usulca çocuklara yaklaşarak, şansını denemek istediğini söylüyor. Mahallenin büyüklerinden ve saygı görenlerinden. Genç sayılacak yaşta, hafif uzun boylu, döneme göre epey iyi giyimli, diksiyonu çok düzgün, gülümseyişinde pırıltı saklayan biri. Tertemiz yüzü, sıfır jilet traşlı. Herkesin selamını, hatırını alarak, çocuklara mutlaka takılarak işine gücüne giden bir adam. Mobilya dükkanları olan, hem bir iş adamı hem de bulunduğu yerden asla vazgeçmemiş, olduğu mahalleyi seven, iyimser bir kalp. Yaşıtlarının aksine başladığı meslekte işi çok çabuk öğrenmiş, iyi görünümünü ve temiz yüzünü de kullanarak kısa sürede iyi bir düzeye gelmiş. İnsanların dara düştüğünde ilk yardım istenen kapısı. Eli açık ve yardımseverliği gizli tutanlardan. Ailesine aşırı bağlı bir kişi. Cebinden çıkardığı bozuk parayı havaya atarak, tekrar tutuyor. Çocuklar pür neşe, ne yapacağına dikkat kesiliyor. Mevsimin bahar olduğu, erik ağaçlarının bembeyaz kesildiği, ılık bir havanın hâkim olduğu bir nisan gününde. Hafifçe eğilerek ve çocuklara gülümseyerek, izleyin beni der gibi bakıyor ve parayı fırlatıyor. Çocuklar para üstünde durmasın diye öyle cilalarmış ki o kitapları, üstünde durması zaten ne mümkün. Para kayıp gidiyor. Adam ise kafasını kaldırdığında, kalbindeki kitap ilk kez açılıyor. Kendine gülümseyen iki kömür kara göz, omuzlarından aşağı düşmüş, herkesin imreneceği uzun saçlar ve sol yanağındaki çukura şarkılar gizlemiş bir kadını görüyor. Dünyanın tüm kötü duygularından uzak, içsel, yalnızca ikisinin arasına sıkışacak, sonunda kaderin galip çıkacağı bir aşk başlıyor. Yalnızca on saniyelik bir bakışma, ömür boyunca bir melodinin içine saklanacak, sonsuza kadar tertemiz kalacaktı. Ta ki biri, bir gün kutuyu tekrar açana kadar. Kadın, bir fabrika işçisi. Dokuma fabrikasında tüm gün iplerle boğuşan, kendini sıkan tüm dertlere rağmen yaşama sımsıkı bağlı biri. Orta boylu, incecik ve güzel bir fiziğe sahip. Kara gözleri ve sol yanağında eşsiz bir gamze taşıyan, beyaz tenli. Tüm gün fabrikada koşturup, ardından evde kardeşleri ve hasta olan babasına bakan, genç yaşında hayatın büyüttüğü bir güzellik. Mahallede pek görünmeyen, işiyle evi arasındaki dünyanın içine sıkışmış bir şiir parçası. Fabrikadan eve gelip önce bahçesindeki köpeği ve tavukları besler, (ki çilli mutlaka günde bir avuç çekirdek yer) sonrada evinin işine gücüne koyulur. İnce hastalıktan rahatsız babasıyla konuşur, olmayan annesinin tüm yükünü kaldırarak yaşama devam eder. O vakitlerde tüm toplumun derdi olur, kimse bugünlerdeki gibi oturup ağlamazdı. Her şey az, eksik, zayıf lakin insanlar güçlüydü. Dedim ya, ikisinin göz göze gelişi ve bakışması yalnızca on saniye. O dönem için büyük bir zaman dilimi. Aşk içinse yeterli bir vakit. Kadın gülümsüyor, hafifçe başını eğip utangaç bir edayla kitabın sahibi kardeşini de alarak evine doğru yürüyor. Adam daha sonra arkadaşları vasıtasıyla kadını bulup, pastanede bir görüşmeye ikna ediyor. Mavi bir elbise ve siyah saçlarıyla içeri giriyor kadın. Adamın elleri heyecandan sırılsıklam olmuş, beynindeki kelimeleri nasıl cümleye dökeceği telaşında. İkisi de gülümseyerek merhabalaşıyorlar. Hiç soluksuz olarak oracıkta ikisi de hayatında olan tüm detayları, kendi olma hikâyelerini, yaşamlarını anlatıyorlar. Geçirdikleri iki saat, iki ömre ayrılan bir hikâyenin en güzel parçası olarak kalplerinin müzesinde sonsuzlaşıyor. Daha sonraları daha sık görüşmeler başlıyor. Beraber gidilen yazlık sinemalar, sahilde yenen kâğıt helvalar, geleceğe dair umutlar, armağan edilen şarkılar, bazen elden bazen ise arkadaş aracılığıyla ulaştırılan mektup ve şiirler. İçine sıkılan parfümün, insanı hasrete doldurduğu o samimi tertemiz kelimeler. Tüm gün iki tarafında ‘o’nu düşünüp daldığı, şimdiki gibi anında ulaşamadığı için çabuk harcanmayan bir duygu büyüyor. İkisi de geleceğin güzel olmasını dileyen dualarla sarılıyor gecelere. İkisi de radyodan çalan şarkının, ‘o’nu anlattığını düşündüğü uykulara dalıyor. Yalnız bir kere el ele yürüyorlar, Bursa’da gittikleri hayvanat bahçesinde. Dünyanın en uzun, bir o kadar da kısa, hiç bitmesin istenen o harika günü. Kadın

İçinde dev AVM’lerin sinema salonlarında izlenen basit filmlerin olmadığı, metro raylarından geçmemiş, hiç ayıcık ve gül hediye edilmemiş, mesajına geç cevap verdiği için küsülmemiş bir aşk hikayesi. Yarım bırakılmış, temiz hatırlanacak, siyah beyaz günlerin renkli bir anımsayışı.

Takvim 1980’ler. Her şey eski ama temiz. Mahalleler birbirinin kardeşi gibi. En büyük sosyal aktivitenin, sinemaya gitmek olduğu yıllar. Koca gözleriyle gülümseyen Adile Naşit’in, herkesi kahkahaya boğan Kemal Sunal’ın, bakışıyla dahi ürküten Erol Taş’ın yaşadığı günler. Mahir Ünsal Eriş’in “Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Radyoda” diye ileride kitabını yazacağı zamanlar.

Çocuklar Tommiks Teksas kitaplarının üstüne para fırlatıyor, para eğer kitabın üstünde kalırsa kitabı alıyor. Yok eğer kalmaz ise, para kitap sahibinin.

Adam usulca çocuklara yaklaşarak, şansını denemek istediğini söylüyor. Mahallenin büyüklerinden ve saygı görenlerinden. Genç sayılacak yaşta, hafif uzun boylu, döneme göre epey iyi giyimli, diksiyonu çok düzgün, gülümseyişinde pırıltı saklayan biri. Tertemiz yüzü, sıfır jilet traşlı. Herkesin selamını, hatırını alarak, çocuklara mutlaka takılarak işine gücüne giden bir adam. Mobilya dükkanları olan, hem bir iş adamı hem de bulunduğu yerden asla vazgeçmemiş, olduğu mahalleyi seven, iyimser bir kalp. Yaşıtlarının aksine başladığı meslekte işi çok çabuk öğrenmiş, iyi görünümünü ve temiz yüzünü de kullanarak kısa sürede iyi bir düzeye gelmiş. İnsanların dara düştüğünde ilk yardım istenen kapısı. Eli açık ve yardımseverliği gizli tutanlardan. Ailesine aşırı bağlı bir kişi.

Cebinden çıkardığı bozuk parayı havaya atarak, tekrar tutuyor. Çocuklar pür neşe, ne yapacağına dikkat kesiliyor. Mevsimin bahar olduğu, erik ağaçlarının bembeyaz kesildiği, ılık bir havanın hâkim olduğu bir nisan gününde.

Hafifçe eğilerek ve çocuklara gülümseyerek, izleyin beni der gibi bakıyor ve parayı fırlatıyor. Çocuklar para üstünde durmasın diye öyle cilalarmış ki o kitapları, üstünde durması zaten ne mümkün. Para kayıp gidiyor.

Adam ise kafasını kaldırdığında, kalbindeki kitap ilk kez açılıyor. Kendine gülümseyen iki kömür kara göz, omuzlarından aşağı düşmüş, herkesin imreneceği uzun saçlar ve sol yanağındaki çukura şarkılar gizlemiş bir kadını görüyor. Dünyanın tüm kötü duygularından uzak, içsel, yalnızca ikisinin arasına sıkışacak, sonunda kaderin galip çıkacağı bir aşk başlıyor. Yalnızca on saniyelik bir bakışma, ömür boyunca bir melodinin içine saklanacak, sonsuza kadar tertemiz kalacaktı. Ta ki biri, bir gün kutuyu tekrar açana kadar.

Kadın, bir fabrika işçisi. Dokuma fabrikasında tüm gün iplerle boğuşan, kendini sıkan tüm dertlere rağmen yaşama sımsıkı bağlı biri. Orta boylu, incecik ve güzel bir fiziğe sahip. Kara gözleri ve sol yanağında eşsiz bir gamze taşıyan, beyaz tenli. Tüm gün fabrikada koşturup, ardından evde kardeşleri ve hasta olan babasına bakan, genç yaşında hayatın büyüttüğü bir güzellik. Mahallede pek görünmeyen, işiyle evi arasındaki dünyanın içine sıkışmış bir şiir parçası.

Fabrikadan eve gelip önce bahçesindeki köpeği ve tavukları besler, (ki çilli mutlaka günde bir avuç çekirdek yer) sonrada evinin işine gücüne koyulur. İnce hastalıktan rahatsız babasıyla konuşur, olmayan annesinin tüm yükünü kaldırarak yaşama devam eder. O vakitlerde tüm toplumun derdi olur, kimse bugünlerdeki gibi oturup ağlamazdı.

Her şey az, eksik, zayıf lakin insanlar güçlüydü.

Dedim ya, ikisinin göz göze gelişi ve bakışması yalnızca on saniye. O dönem için büyük bir zaman dilimi. Aşk içinse yeterli bir vakit. Kadın gülümsüyor, hafifçe başını eğip utangaç bir edayla kitabın sahibi kardeşini de alarak evine doğru yürüyor.

Adam daha sonra arkadaşları vasıtasıyla kadını bulup, pastanede bir görüşmeye ikna ediyor. Mavi bir elbise ve siyah saçlarıyla içeri giriyor kadın. Adamın elleri heyecandan sırılsıklam olmuş, beynindeki kelimeleri nasıl cümleye dökeceği telaşında. İkisi de gülümseyerek merhabalaşıyorlar. Hiç soluksuz olarak oracıkta ikisi de hayatında olan tüm detayları, kendi olma hikâyelerini, yaşamlarını anlatıyorlar. Geçirdikleri iki saat, iki ömre ayrılan bir hikâyenin en güzel parçası olarak kalplerinin müzesinde sonsuzlaşıyor.

Daha sonraları daha sık görüşmeler başlıyor. Beraber gidilen yazlık sinemalar, sahilde yenen kâğıt helvalar, geleceğe dair umutlar, armağan edilen şarkılar, bazen elden bazen ise arkadaş aracılığıyla ulaştırılan mektup ve şiirler. İçine sıkılan parfümün, insanı hasrete doldurduğu o samimi tertemiz kelimeler.

Tüm gün iki tarafında ‘o’nu düşünüp daldığı, şimdiki gibi anında ulaşamadığı için çabuk harcanmayan bir duygu büyüyor. İkisi de geleceğin güzel olmasını dileyen dualarla sarılıyor gecelere. İkisi de radyodan çalan şarkının, ‘o’nu anlattığını düşündüğü uykulara dalıyor.

Yalnız bir kere el ele yürüyorlar, Bursa’da gittikleri hayvanat bahçesinde. Dünyanın en uzun, bir o kadar da kısa, hiç bitmesin istenen o harika günü. Kadın, kalbinin o gün nasıl attığını içinde yıllar boyu sandıklara saklar gibi koruyor. Adam ise çok sonraları bunu ‘-o sımsıcak an- için ömür boyu mutlu olacağım’ diyerek teşekkürle minnetliyor.

Ertesi hafta pastanedeki görüşmede adam askere gitmesi gerektiğini, döndüğünde her şeyin daha güzel olacağını anlatıyor. Kadın ise, yaşadığı zorlu hayatın, babasının rahatsızlığının giderek kötüleştiğinden ve hayatın çok fazla yorduğundan dem vuruyor. Gitmeden önce, bir söz kesilmesini umuyor. Adam geldikten sonra daha rahat ailesiyle konuşabileceğini ve onsuz yaşamayacağını anlatıyor, ayrılıyorlar. İkisi de planları kendilerinin değil, hayatın yaptığını unutarak uzun uzun birbirlerini izliyor. Uzun boylu ve uzun saçlı, değişik sakallı olan biri, yeni şarkısıyla tüm ülkenin sevgisini ve kalbini kazanıyor. Pastanede de aynı şarkı git gide yükselerek, ikisinin hikâyesine değiyor.

“Güz yağmurlarıyla, bir gün göçtün gittin. İnanamadık, gül pembe…”

Adam askere gidiyor, kadınsa derdine dönüyor. Uzun uzun mektuplar gönderiyorlar birbirlerine üç ay boyunca. Üç ay sonra kadının babası, dünyaya gözlerini yumuyor. Kardeşleri ve kendiyle kalıveriyor kadın. Annesiz büyümek, uzun yıllardır hasta olan babanın da gidişi, kardeşlerini bırakacağı bir yer olmayışı, savunmasız, ürkek ve yapayalnız ediyor. Tek başınalık daha büyük bir hal alıyor. Gönderilen mektuplar daha geç cevaplanmaya, cümlelerse ilk günkü parlaklığını yitirerek okunuyor artık. Hayat, bir kalbi tam ortadan ikiye ayırıyor. Tam eşit parçada… Tam eşit acıda…

Adamdan gelen son mektupta, ailesinden kadına sahip çıkmasını istediğini, ama babasının onun başkasıyla evlendireceğini, asla başka birisini düşünmemesini anlattığını yazıyor. Onu çok sevdiğini, ancak ailesini karşısına alamayacağını kendi kalbiyle anlatmaya çalışıyor. Kadın, okuduğu her cümlede mektubu ıslatıyor ve mektupla gelen hediyenin kapağını açıyor. İçinde dans eden bir balerin ve çalan ritmik müzik. Bir hikâye kapanırken, o müzik kutusu da yaşanmamış bir aşkın son melodisi oluyor.

Kadın cevap mektubunda, onu anladığını, hayatın getirdiği zorluklarla baş etmeyi öğrendiğini, kısacık zamanda yaşattığı güzel şeylerin ömrünce gülümseyerek hatırlayacağını, hep mutlu olmasını temenni ediyor. Müzik kutusunu sandığına, adamı da kendi kaderine kilitleyerek, yaşama devam ediyor.

Bahar bitmiş, mevsimler dönmüş, havada kelebekler gibi uçuşan kar tanecikleri görünmeye başlanmıştı. İkisi de kendi hayatına dönmüş, ikisi de bir daha birbirine hiç ulaşmamıştı.

O zamanlar, her şeyin içe saklandığı, kimsenin yaşadığını tam anlatamayacağı, anlatsa dâhi karşılık bulamayacağı zamanlardı. İnsanlar yalnızca filmlere ve şarkılar kazırdı hikâyelerini. O yüzdendir hala o eski filmlerde ve şarkılarda şu anki hayatı arayışımız. O yüzdendir, aşka bu denli hasret kalışımız…

Adam askerden döndükten hemen sonra babasının istediği kadınla, kadın ise bir müddet sonra akrabasının bir arkadaşı olan bir adamla evlendi. Kadın epey kalabalık bir ailede, eşine sevgi dolu birine dönüştü. Tüm hayatı boyunca bunu koruyarak yaşadı… Bir gün bu müzik kutusunun neden yıllar boyunca saklandığı sorusuyla her şeyi anlattı…

Doğduğu, büyüdüğü, kendi olduğu yeri seven, ama o günleri, evini ve bahçesine gömdüğü müzik kutusunu unutmamış bir haldeydi kalbi. Gözleri hafif bulutlandı ama yağmadan cümlelerle yerini güneşe bıraktı sesi.

  • Bu hikâyede yanlış davranan biri yok. Eskiden her şey temiz yaşanır, temiz hatırlanırdı. Biz eskilerini bile atmaya kıyamayanlarız. Dilerim senin de kalbin hep böyle yaşar aşkı, diyerek odasına doğru gitti.

Dinlediğim müzik kutusunda, Feridun Düzağaç çalıyordu.

“Kimse kimsenin her şeyi olamazmış.

  Di’li geçmişten tek yaramsın sen.”

Bu hikâyede ki adamı ömrüm boyunca asla görmedim…

Kadın ise annem..

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.