Reklam

Bandırma Haber

“sana sonunu bilmediğim bir hikaye anlatayım mı?”

“sana sonunu bilmediğim bir hikaye anlatayım mı?”
Umut GÜNER
Umut GÜNER( umut@objektifhaber.com.tr )
7.028 views
10 Mayıs 2019 - 10:03

Eda, yirmi yaşında şiir bir kadın. Hayattan ve aşktan çekinen, kitaplar gibi kendi rafında durup, okunmayı bekleyen bir mucize. Hiç dokunulmamış satırlarına. Hiç keşfedilmemiş kokusu, daha kimse olduğu yerden indirmemiş yüreğini. Gülümser gibi konuşan, naif diliyle cümleleri dokuyan, henüz doğmuş gibi çocuksu olan biri.

Bir kadın için boy ortalamasının üstünde bir uzunluğa, deniz kumu sarılığında sımsıcak saçlara, olgun ve kişiliğini anlatır bir yüze sahip. İklimi hep ılık. Konuşkan, insanları olduğu gibi kabul eden ve seven, birinden kötülük görme endişesini hiç taşımayan, eli ve iyiliği insanların hep üstünde duran, çalışmayı ve disiplini ömrünce başaran, bu hayatın şarkısını sonuna kadar dinlemeyi kendine görev edinmiş ruhta. Yürürken dahi acele etmeyen, çevresinde olan tüm yaşamı fark ederek gününü bitiren, her canlıya sevgi besleyen, tüm insanlar için dualar edecek büyüklüğe ulaşmış insanlığı. Hayatta olan her şeyi her ayrıntısına kadar seven. Ama hiç âşık olmamış.

Hiç bilmemiş bir kalbin içini. Sevmenin denizini hiç görmemiş. Gözü uzaklara dalan şarkıları hiç işitmemiş kulakları. Kuş kadar bile çarpmamış canı, bir başka cana. Hayatta kendi sırasını bekleyen, hikâyesinin kalemini, onu yazacağı anı düşleyerek uykulara dalan.

Bir iletişim firmasında, kurumsal satış işine yeni başlamış. İlk iş tecrübesi, o an hayatta olan en büyük heyecanı. İşe tutunma gayreti, yaptığı meslekten keyif alması, verilen görevleri tam zamanında yapıp, ayrıca başkalarına da yardım etmesiyle, kısa sürede olduğu yerde sivrilmesini, tüm gözlerin üstünde toplanmasına yol açıyor. Hayatta en iyi yaptığı şey, olduğu yeri güzelleştirmek. Karakterinin sağlamlığı, ona bunu hayatı boyunca bir nimet olarak vermiş. Şimdi de bunun hepsini olduğu işe harcıyor. Hiç eksik bırakmadan, tüm varlığıyla çiçeklere bürüyor mesleğini.

Burak, bir seksen boyunda, beyaz tenli, hafif dalgalı ve kısa saçlı, iri bir vücuda, enerjik bir ruha ve altmış tane miskete sahipti. Kendisi de onlar gibiydi. Rengârenk bir adamdı. Sabahları kalktığı gibi aynaya koşan, kendiyle konuşan, kendini sevmeyi başarmış, bunu olduğu çevreye de epeyce yaymıştı. Konuşkan ve ağzı iyi laf yapanlardandı.
Aşırı derece planlı yaşar, içtiği şeylerden, giyindiği kıyafete, gideceği yerden, döneceği saate kadar tüm gününü bilirdi.

Hayatı asla ‘şansa’ bırakmazdı. Kadercilik, hayatında bulunmazdı. Sürekli okur, bilgi içeren tüm kitapları toplardı. Tarihe bayılan, üstüne saatlerce konuşan ve etrafına da bunları aşılamaya, onlara anlatmaya bayılan biriydi. Yüreği dışarıdan bakıldığında gri bir bulut gibi düşünülse de, çok fazlasıyla merhametliydi.
Asla yağmazdı.

İnsanlara ve çevreye karşı hassaslığı inanılmaz şaşırtıcı gelirdi onu yeni tanımaya başlayanlara. Ona üç tane tahta parçası verseniz, onu uçurtmaya çevirirdi. Önüne dünyanın en sert kelimesini koysanız, tutar şiire dönüştürürdü. Hayatın ancak böyle yaşanılabilir, sadece bu bakışla katlanılabilir bir hale geleceğini çoktan fark etmişti. İnsanların onda şaşırdığı şey aslında hayatın şifresiydi. İş yerindeki masasında duran not defterinin üstünde koyu ve koca harflerle kazılıydı hikâyesi; “sevmeden mümkün değil.”

O kadar çirkin bir sese sahip olmasına rağmen, avaz avaz şarkı söyler, etrafında kulaklarını tıkayan insanlara kahkaha atarak ve hiç ama hiç umursamayarak ardı adına susmadan devam ederdi. Sevdiği her şeyi çekinmeden yapan, lafını sakınmayan ancak incitmeyen, ölçüsüz davranmayan ama içinden geleni de yapan biri.
Ne güzel adamsın sen diye gülen insanlarla doluydu hayatı. Boş olan tek şey ise, bu kadar büyük yüreği hiçbir kadına henüz bir şey hissetmemişti. Yıllardır kimse içine girecek kadar ona yakın olamamıştı. Tüm ilgilenenleri hep o okuduğu kitapların cümleleriyle reddetmiş, geceleri ise biri olsun diye dua etmişti. Kabul olma vakti, çok yakınlarına geliyordu…

Hasan Paşa Hanı, herkesin uğrak olarak gittiği Diyarbakır tarihinin hikâyesinin yazıldığı yerlerden biri. Turistik olması sebebiyle inanılmaz derece kalabalık, her ırktan ve ülkeden insanların yılın bu zamanı geldiği gözde mekân. Girişte bölgenin tadılması gereken çiğ köftecisi ile başlayan, sağlı sollu tespih, el işi eşarplar, tütüncü tezgâhları, asla görülemeyecek kadar çok çeşitlilikteki kahvaltılık ürünleri, içerisinin tamamen kendine ve çevreye uygun ahşap ile döşenmiş masaları. Tüm can yakıcılığı ve kalbe en yakın mevsim olan Eylül’ün minik rüzgârıyla yine tıklım tıklımdı.

Eda, hanın en alt katındaki tarihi sahafta bu ayki okuma listesi için kitapları inceliyordu. Omzunun sol tarafından gelen tanımadık bir sesle başını çevirdi.

  • Aşık olmak için çooook güzel bir sabah, dedi Burak.
  • Offf hiç olmadı bu. Değiştirmen gerek, diye cevapladı Eda umursamaz bir sesle.
  • Bana âşık olduğunda bunun intikamını alacağım, diyerek ve gülümseyerek Burak hanın üstüne doğru giden merdivenlere yürüdü.

Eda uzunca listesinden kitap seçmeye ve yaşadığı anı o an unutarak burnunu kitap kokularına daldırarak devam etti. Hayat, şarkısını çalmaya başlamış ve notalarını bir hanın içinde oradan oraya sürüklüyordu. Eda, en son ‘Eylül Umuttur’ kitabını çantasına atarak akşam gideceği toplantı için eve doğra yola koyuldu.

Açık mavi bir gömlek, lacivert bir etek, ten rengi bir ayakkabı ile gelmişti geceye Eda. Şirketin kurumsal renkleri olması sebebi ile pek seçim şansı da yoktu kadınların. Açık saçlarını hafif savurarak, sunumu izlemek için yerine oturdu. Bölgenin satış hedefleri için müdürün konuşma yapacağı ve herkesin yeni gelen bu müdürü ilk kez göreceği gece olacaktı. Adı ve şanı daha önce gelmiş, ancak tanışma şansına sahip olan pek azdı. Herkes bütün merakıyla sunumun yapılacağı kürsüye pür dikkat kesilmişti. Burak sahneye çıkıp, siyah takım elbisesiyle herkese gülümserken, Eda yaşadığı şaşkınlık ve duygularının dalgalanışı arasında öylece kalakalmıştı. Eda’ya sunuma geçmeden önce attığı son bakış yetip artmıştı bile. Artık Eros’un oku yaydan çıkmıştı…

Eda tüm şaşkınlığıyla uzandı yatağa. Ne olduğunu anlayamamış, çocuksu bir surat ifadesiyle yalnızca gülümsüyordu kendi kendine. Sabah önemsemediği adamın deliliğini görmek, böyle bir tanışmanın sonrasında yaşadığı duygular, kalbini muzipleştirmişti. Heyecanla çarpıp duruyordu. Burak’ın yüzünü hatırlayıp sırıtıyor, sahnede onu izlerken içinde oluşan sıcaklığı anımsıyordu. İçten içe kendine, ‘delirme Eda’ diye söylenip durdu. Uyumadan son kez mailleri kontrol etmek için bilgisayarını açtı.

En son gelen mail Burak’a aitti. Elleri hafifçe titremeye, içinde oluşan sıcaklık tüm vücuduna dağılır hale gelmeye başladı.
Heyecandan ne yapacağını bilemez oldu. Açıp okumaya başladığı an soluğu hızlandı.
Yüreği ve beyni ne olduğunu anlamaya çalışır şekilde ona cevap vermeye çalıyordu, ancak pek mümkün olmuyordu. Âşık olmaya başladığınızda bunu vücut bile tanıyamazdı.

“Küçük bir çocuk gibi dolaşıyordun etrafta. En başarılı çalışan diye seni gösterdiklerinde donup kaldım. Etrafındaki herkes silindi bir anda. Sadece senin yanındakilere bir şeyleri anlatışın, gülüşünden süzülen büyü, kumsallar gibi uzanan saçların, üstündeki mavi gömlek ve seni izleyen ben. Ben sana böyle âşık oldum Eda. Evleneceksin benimle. Ben cevabını bildiğim sorular sormam. O yüzden bugünden söylüyorum. Benimle evleneceksin. Ben senin hikâyenim. Hayatın boyunca beni okumaya hazır mısın?”

Eda nefes alamaz oluşuyla birlikte tekrar tekrar okudu maili. Cevap vermeyi düşünemeyecek, heyecandan avuç içleri terleyecek kadar çok. Öylece uyuyakaldı.
Burak, hiç uyanmadığı kadar mutlu ve yaşam sevinci içinde uyandı. İtina ile dizilmiş gömleklerinin içinden beyaz gömleğini üstüne giydi. Siyah parlak pantolonu ve onu tamamlayan ceketiyle bütünledi. Annesinin aldığı saati takarak ayna karşısına geçti. Yüzündeki gülümsemeyi izledi aynanın önünde. İçinde koşturan çocuğa teşekkür eder gibi sevdi kendi yüzünü.

Hayatın çok daha parlak olduğu, her dakikanın daha lezzetli geldiği zamanı yaşıyordu. Hayatı boyunca beklediği kişiyi artık biliyordu. Onu gördüğü andan itibaren buna inanmıştı. Sormuş, soruşturmuş kim olduğu, nerede okuduğu ve hatta yaşadığı eve kadar ulaşmıştı. Şimdi onu alma zamanı diye hareket geçti. Avucu heyecandan ter içinde çıktı evden. Kalbi hiç atmadığı hızla durmadan çarparak bindi arabasına. Bugün kendi hayatının başrolüydü ve bundan sonrası hep öyle kalacaktı…

Eda hızlıca çıktı apartmandan dışarı. Gece düşünürken o kadar geç kalmıştı ki kalkması inanılmaz zor gelmişti. İşe yetişmek için hızlı adımlarla yürümeye başladı. Önü ani bir şekilde kesildi. Araçtan tüm gece onu düşünceye sokan ve kalbini hatırlatan adam fırladı.

  • İki simitim ve sana anlatacağım bir hikâye var. Gökyüzü durağına gelir misin benimle? dedi, Burak tüm heyecanıyla.
  • Hep böyle misinizdir? İzinsiz, sorgusuz, sınırsız? diyerek tersledi Eda.
  • Hayır, sadece âşık olduğum zamanlar. Gerçi ilk defa oldu, ama seninle öğreniyorum.

Eda cevap karşısında daha da afallayarak kızardı. Yüreği bu adama karşı artık tamamen teslim olmuştu. Yüzündeki masum ifade, söylerken mimiklerinin aldığı temiz çizgiler, ses tonundaki umut, onu reddetmeyi imkânsız hale getiriyordu. Hiç kötülük beklemiyordu. Yalnızca her âşık olan insan gibi ne yapacağını bilmiyordu. Elleri de bu duygulara eşlik ediyor, nerede duracağını bilmez bir şekilde saçlarını topluyordu.

  • Gelmez isem beni kovacaksın sanki, diye gülümsedi Eda.

Hiç cevap vermeden hemen kapısını açmaya koyuldu Burak. Bir kelime daha söylemeden, onu ikna etmiş olmanın coşkusuyla bir an önce gitmeyi istedi. Yavaşça yola koyuldular.
İki kalp teke dönüşen o hikâyeye doğru yol aldı…

Yeşilliklerle örtülü, tüm şehri halı gibi ayağının altına seren, herkesin ve her şeyin minicik göründüğü bir tepeydi. Kuş sesleri, etrafın doğayla örülmüş çiçekleri, sonbaharın geldiğini anlatan yerli yersiz sarılıklar, sadece yaprak hışırtılarının insanın kalbine değdiği bir nokta. İkisi de arabanın üstüne oturmuş tek kelime etmeden, koşup giden hayata doğru bakıyordu. Ellerindeki simitleri yiyerek, hayatın önlenemez hızını düşünüyorlardı.

Şehrin insanlarına, açılan dükkânlara, karıncalar gibi sağlı sollu yürüyenlere, acele içinde bir yerlere yetişmeye uğraşan çalışanlara, çantaları kendilerinden büyük öğrencilere bakıyorlardı. Gök, sere serpe ayaklarının dibindeydi. Bulutlar, ulaşmak istenilse dokunulacak kadar yakın duruyordu ikisine de.
Aralarında zamandan başka hiçbir şey yoktu. Kalplerinin içindeyse, ikisinden başka birine yer kalmamıştı.

  • Ne zaman boğulsam, çıkış bulamasam, kendi içimde sorularım çoğalsa, burada bulurum kendimi. Aslında seni de burada buldum. Hayal ettim yani. Biri var dedim. Bir yerlerden gelip, beni bulacak. O zaman beraber geçeceğiz işte gözlerimizle bu hayatın içinden. Şurada duran hayatı beraber parmağımızla gösterecek, birbirimizle güleceğiz. Seni orada ilk gösterdiklerinde anladım. Onlar çalışkan birini işaret ettiklerinde, hayatımın sırrını verdiklerinden habersizdiler. Sen öylece gülümsüyordun benden habersiz çevrene. Nasıl olduğunu bilmiyorum. Sadece âşık oldum. Hep kaybolduğumda kendimi burada buldum. Artık sana geleceğim. Benim gökyüzü durağım olur musun? dedi Burak. Sesi dolu dolu, dünyanın en içten, sımsıcak ses tonu ve hafif nemlenmiş gözleriyle birlikte.
  • Olurum, diye yanıtladı Eda.

Tüm kalbiyle inanarak, bu çocuksu adamın yüreğine el verdi yüreği. Hesaplamadan, kötülük düşünmeden, içinde bir kuşku olmadan çıkıverdi o tek kelime. Dünyanın bir yerinde, herkeslerden uzak ve tertemiz bir çiçek açıldı içlerinde…
Birleşmişti hayatları. Öyle bir tohum serpmişti ki Yaradan, gün geçtikçe büyüyor ve büyüleniyordu her ikisi de. Çok kısa süre önce hayalini bile kuramayacakları bir hayatları, gördükleri en güzel rüyadan bile güzel zamanları vardı. Başlangıçları hiç yokmuş gibi hissediyorlardı. Sanki ikisi de hep birbirinin hayatında olmuştu. Bir süre ayrı kalmış yine kavuşmuş gibiydiler. Birbirlerinin eli, gözü, ayağı olmuştular. Tadı öyle güzeldi ki hislerinin doyum olmuyordu yaşadıklarına. Öncelerini silmişti ikisi birden. Gelecekten başka bir dünya gözlerinde canlanmıyordu. Bütün hayaller ortak, en sevilen şarkılar aynı, gidilecek şehirlerin yolları beraberdi. İkisi de yaşadıkları bitmesin diye dualarla uykulara dalıyor, ilk uyandıklarında onu düşünüyor, uykuya dalmadan birbirlerini düşlüyordu. İkisinin de şükrüydü aşkları. Sarıp sarmalıyor, tertemiz tutuyorlardı. Aynı evde yaşamaya başlamışlardı. Her gün birbirleriyle geçirecekleri vakti bekler oluyorlardı gün içinde.
Akşam ne yesek, hangi filmi izlesek, hafta sonu nereye kaçsak diye sınırsız, hudutsuz hayallerle geçiyordu günleri. Bazen yazıp bulmaları için sakladıkları küçük notlarla, bazen kahvaltılarının vazgeçilmezi simit-peynir ile, bazen onlardan başka birinin göremeyeceği gözlerinde buldukları hüzünle geçiyordu günleri.
Eda, Burak’ı eve gelir gelmez boynundan öperek gösteriyordu sevgisini. Babacan Pesenkurdu’nun kitabından kesilmiş bir parça alıntı, kapının üstünde yapıştırılmış biçimde duruyordu.

“Seni boynundan koklayarak öpen kadını bulduysan, ÖL ona ÖL…”

Burak’ın hediye aldığı kitaptan kesip asmıştı oraya bunu Eda. Ona elinde tuttuğu mücevheri her defasında hatırlatmak niyetiyle. Burak’ın cevabı ise Babacan Pesenkurdu’nun ‘Agora’da Bir Delikanlı’ kitabından keserek aynaya yapıştırılmıştı.

“Saçlarımı koklarken, ne mırıldanıyorsun öyle, dedi kadın.
Eskiler gülü koklarken, Kelime-i Şahadet getirirlermiş, dedi adam.”

İki çocuk gibiydiler. Evin içinde misket oynuyor, bakkala gitme kavgası dahi ediyorlardı. Kim gitsin, bulaşığı hangimiz yıkayacak sorularına artık zar atarak karar veriyorlardı. Hayatın ve dünyanın düzeni gibi yaşamak istemiyordu her ikisi de. Her çift gibi standart bir ev hayatı onları ürkütüyordu. Yaşadıkları duyguya benzer olmalıydı hayatları da.
Burak, bazen erken geliyor, sofrayı kuruyor; Eda erken gelir ise her şeyi o yapıyordu.

Sırt sırta birbirleriyle bütün oluyorlardı. Burak romantik adamdı. Eve çiçeksiz, aşksız, en kötüsü bir çikolatasız gelmezdi. Her daim sevdiğini şımartmanın yolunu arar, her zaman Eda’ya özel olduğunu hissettirecek bir sürpriz bulurdu. Düğüne gidecek olsa, gider onun için ayakkabı dahi alırdı. Eda eve geldiğinde yatağın üstünde “düğünün en güzel kadını olman için” yazılı notla bulurdu. Beraber seyahatleri bitmezdi. Arabanın bagajına attıkları dünyalarıyla bolca yola çıkar, her şehirde buldukları hatıralarla dönerlerdi.

Artık tanıyorlardı birbirlerini. Huylarını, bakışlarda anlatılanları, sevdikleri yemekleri, hoşlandıkları müzikleri, hayallerinin ortaklıklarını, istedikleri çocuk sayısına varıncaya kadar. Şiir gibi geçiyordu her şey.
İkisi de hem işlerinde oldukça iyi, hem özel hayatlarında hiç kopmamacasına kenetliler.

Eda artık şirketin en bilinen çalışkanlarından, Burak ise durmadan yükselen biriydi. Artık tüm Doğu Anadolu bölgesinin operasyon müdürlüğüne yükselmişti. Kötü yanı ise bolca seyahat, daha az görüşme, çokça özlemlere sebep veriyordu.
Dikkat edemez olmuştu kendine. Eda’nın uyarılarına ve tembihlerine kulak asmadan, onu sevgisi ve şirinliğiyle kandırarak aynı tempoda devam ediyordu.
Eda durumdan fazlasıyla endişe eder hale gelmişti artık. Aşırı kilo kaybı, sürekli yorgun görünen bir surat… Yaptığı her şeyi yiyen adamın iştahsızlığı onu ürkütüyordu. Gece terlemeleri çok artmış, sebepsiz yere ateşlenir ve derin nefes darlığı çeker olmuştu Burak. Karşısına alıp konuşarak onu zorla hastaneye götürmeye ikna etti sonunda. İçinde onu yiyip bitiren bir korku barınıyordu çünkü. Burak ise hepsinin aşırı çalışma temposuna ve onu özlemesine bağlayarak geçiştiriyordu.

O gece Kapadokya’ya doğru yola çıktılar. Burak’ın Eda’ya her zaman yaptığı seyahat sürprizlerinden biriydi. Her sefasında ‘Güzel Atlar Ülkesi’ni görmelisin diye anlatıp duruyordu Eda’ya. Beraber balonda kahvaltı keyfi yapacaklardı hafta sonu. Yolculuk boyunca en sevdikleri şarkıları söyleyerek gittiler. Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacak diye diye yolu tamamladılar.

Masalsı bir otel ayarlamıştı Burak. Odalarının içi nefis bir tarihi dokuyla döşenmişti. Yer yatağı tarzı duran ama oldukça lüks bir yatak, odayı aydınlatan eski lambalar, oyuk içinde duran vazo, el işi bir halı ve tüm vadiyi gösteren pencere. Sabah kalktıklarında yükselen balonları izleyecek ve onlardan birinin içine girip göğe yükseleceklerdi.
Gün ışıdığında kendisini izlediğini fark eden Burak’a doğru bakıp gülümsedi Eda.

  • Günaydın ışığım.
  • Her sabah uyanıyorum ve hala yapmak istediğim ilk şey yüzünü görmek, diye hayran hayran bakarak cevapladı Burak.
  • Beni hep böyle kitaplardan ve filmlerden öğrendiklerinle mi kandıracaksın? Bir gün benim için kendinden bir şeyler söyleyecek misin merak ediyorum. Seni hırsız, numaracı adam, diye güldü ve dudaklarını ısıttı Burak’ın.

Hazırlanıp balona vardıklarında, ikisinin de heyecanı yüzlerinden okunuyordu. Mavi, sarı, kırmızı, yeşil renklerle donatılmış tombul bir ev gibiydi balon. Yalnızca ikisinin binmesi için epey yüksek bir ücret ödemişti Burak balona.

Sevgilisini kucakladığı gibi balonun içine bıraktı. Balonu yönlendirecek çalışan göz kırptı ve ısıyı balonun içine verip, göğe yükseltecek hamleyi yaptı. Git gide ufalan hayata doğru bakıyordu ikisi de yine. İlk oturdukları yer gibi, bulutlara avuçla uzanacakları kadar yakındılar. Tek fark ile, bu kez birbirlerine sımsıkı sarılıydılar…
Gökte kahvaltı edip bulutları izlerken, göz göze geldiler. Burak elini tutup Eda’yı hep o baktığı âşık gözleriyle bir mucizeyi izler gibi süzdü.

  • Azalma istiyorum Eda. Çok yavaş öğreneyim seni. Hep bir parçan daha olsun bilmek istediğim. Ulaşamadığım bir yanın kalsın hep. Nasıl büyülediğinin farkındasın değil mi? Gözlerimin bildiği tek yönsün. Varmak istediğim tek can. Doyamadığım tek tensin. Sen benim sihirbazımsın. Hiç söyleme bunu nasıl yaptığını. Nasıl başardığını bilmek istemiyorum. İstediğim tek şey seni izlemek. Sırılsıklam aşığım. Sırılsıklam aşığım her zerrene.
    Avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı ardından Burak ‘aşığım sana’ diyerek. Eda’da ona katılarak tüm göğe durmadan ‘aşığız’ diye bağırıyorlardı. Tüm güçleriyle birbirlerinin kollarında, gökyüzünün durağında, süzülerek âşıktılar. Hiç sarılmadıkları kadar çok sarılarak sürdü gitti bu bağırmalar. Balon yavaşça yere inerken, ikisi de gökyüzüne kalpten bir balon gibi bırakmışlardı hislerini.
    Kuş gibi hafiflemiş duygularla yere indiler. Bir daha hiç böyle sarılamayacaklarını ikisi de bilmeden…
    Otel odasında beraber çaylarını yudumlayıp, camdan Ürgüp’ün eşsizliğine bakıyorlardı. Eda gözlerini Burak’ın üstüne çevirip aşkla konuşmaya başladı.
  • Bir şansım olsaydı eğer, geçmişe köprü kurardım. Sana daha çabuk ulaşmak için. Annenin avuçlarını öpmek istiyorum mesela bana sunduğu bu harika kalp için. Seni anlatmasını hayal ediyorum. Saçını okşadığında, yüzünün, huyunun nasıl olduğunu sormak. Çocukluk yaralarını, kalbinin ilk kez kırılışının hikayesini dinlemek. Nasıl zorluklardan geçerek bana geldiğini, stresini, korktuğunda seni nasıl sakinleştirdiğini, canın yandığında onu nasıl dindireceğimi öğretmesini istemek.
  • Seni sevme mucizemi anlatırken, nasıl tepki vereceğini merak ediyorum. İlk yaşadığın anların ve o zamanlardaki fotoğraflarının hepsini görmeliyim. Gözlerimi saklar olacağım eminim. Keşke çocuklukta bile yanında olabilseydim diye. Çizgi filmlerini soracağım mesela. Bakalım aynılarını mı seviyormuşuz. Uyuduğun odadaki kokuyu keşfetmek, bunu ondan dinlemenin eşsizliğini istiyorum.”

Burak tüm hayranlığıyla dinledikten sonra sevdiğini iki avucunun içine alarak gözlerini, kirpiklerini durmadan öptü. Akşam için gidecekleri yemek için hazırlanmasını söyledi kulağına. Sevdiğini heyecanlandırmayı, onu şaşırtmanın yollarını hep iyi bilmişti. Şimdi ise en şaşırtıcı ve hikayelerini sonsuz kılacak olanı yapacaktı…

Peri Bacaları’nda şık bir restauranta geldiler. Köşede tek kırmızı mum ve çiçeklerle süslenmiş iki kişilik masaya oturdular. Mekanda çalan güzel müzik eşliğinde birbilerine bakarlarken, Burak aniden çıkardığı yüzük ile diz çöktü Eda’nın karşısında. Eda’nın kalbi içinden çıkacak şekilde çarpmaya başlamış, gözleri yaşarmış oluverdi. Yaşadığı şaşkınlık ve mucize arasında Burak’ın sözleri dudaklarının arasından kalbine doğru hızla çarptı.

  • Benimle evlenir misin? Hiç ayrılmamak üzere gökyüzü durağım olur musun?

Eda gözyaşlarını tutamaz halde tüm mutluluğuyla cevap verdi;

  • Evet. Tüm kalbimle, gökyüzüne kadar evet.

Hiç gerçekleşmeyecak bir hayal, dile dökülmüştü. Sonsuza kadar…

Hayat her daim hazırlıksız yakalar insanı. En mutlu olduğu zamanda sallar yumruğunu. En yükseğe sıçradığında, aslında düşmeye başladığını hemen hatırlatıverir. En çok sevdiklerinle sınar seni daima.

Eda evin içinde Burak’ın kanser olduğunu söyleyen kağıtlara bakıp hayatın o acımasızlığıyla tanışmıştı yeniden. Daha dün evlenme teklifi aldığı adamın, bugün ölüme giden bir yola girdiğini anlamakta güçlük çekiyordu. Durmadan hıçkırarak ağlıyor, birden toparlanıp güçlü olması gerektiğini kendine hatırlatıyor daha sonra kaybetme korkusuyla yine yeniliyordu kendine. Tüm ruhu zehirlenmiş gibiydi. Acı midesinden, beynine kadar sızıyordu.
En sevdiği adamın yakalandığı hastalığı düşünüp, onu bir daha görememenin korkusuyla birleşince katlanılmaz bir ızdıraba dönüşüyordu.

Burak karşısında sakince oturmuş, yalnızca düşünür bir halde hiçbir tepki vermeden donuk donuk onu izliyordu. Yaşadığı şokun etkisi hala üstünde geziyordu. Tatilden önce gidip testlerini yaptırmış, en fazla dinlen, tatile git, stres yapma gibi şeyleri duymayı beklerken, doktorun söyledikleri beyninin içinden çarpa çarpa tüm ruhunu deliyordu. Acı tam kalbinden sızıyordu…

Sevdiğinizi bir daha hiç görememenin kıyısına geldiniz mi hiç? Birini bir daha asla göremeyecek olmanın duygusu nasıldır? Her gece sarılarak uyuduğunuz birinin asla olmaması nasıl bir his uyandırır? Sofradan bir tabağın, anahtarlardan tekinin, yastığın diğer tarafının olmayışı nasıl bir kaynar histir? Hiç üstünüze döküldü mü yalnızlık? Hiç yandınız mı tek başına yaşamak korkusundan?

Eda ve Burak’ın döküldü. Günlerce cayır cayır yandı içleri. Bütün gün birbiriyle uğraşan iki aşık, birbirine tek kelime etmeden ruh gibi yaşıyorlardı. Ağızlarını bıçak açmıyordu. Çıtı çıkmıyordu ikisinin de hastalık karşısında.
Tüm sessizliği yaracak umut, Burak’ın ağızından döküldü ilk önce.

  • Ben bu hastalığı yeneceğim Eda. Ben seni bu dünyada yalnız bırakmayacağım. Bu bizim hikâyemizin aşılması gereken zorluğu olsun. Baksana ne kadar çabuk ulaştık birbirimize. Kavga dahi etmeden, evlenecek kadar çok sevdik birbirimizi. Vücudumda olan bir yaramaz için mi kaybedeceğim seni? Asla! Ben bu dünyaya seni almaya geldim. Benim can suyum sensin. Ne kendimi ne seni kurak bırakmayacağım. Biz kazanacağız.

Eda tek kelime etmeden yaşlarla yattı dizlerine Burak’ın. Onun da gözlerinde seni asla bırakmayacağım bakışıyla öylece kaldılar saatlerce. Ne yapacakları, nelerle mücadele edecekleri, geçecekleri yolda nasıl güçlü kalacaklarını anlattılar elleri sımsıkı bir biçimde. Üzerine araştırmaya koyuldu ikisi de. Tanıdık doktorlar, bilindik yaşanmış vakalar, eski hatırlı insanlar ve yöneticileri arayarak çözüme odaklı harıl harıl telefon trafiğine giriştiler. İkisi de umuda sımsıkı sarılmış, ikisi de birbirini kaybetmemeye and içmiş şekilde her yola başvuruyorlardı.

Lenfoma tedavisi, son yıllarda artan riske ve hastalığın çok sık görülür olmasına rağmen başarılı sonuçlar veren yöntemlere sahipti. İlaçlara ve ilik nakline iyi yanıt veren bir kanser türü olarak bilinmekte tıp dünyası içinde. Burak’ın, lenfomanın alt tiplerinde bulunan bir rahatsızlığı olduğu için, bu başarı yüzde doksan seviyelerine dahi çıkmaktaydı. İlk olarak lenfoma olan hücrenin genetik yapısı ile ilgili analizler yapılacak ve alt tipin en doğru şekilde tanımlanması sağlanacaktı. Ardından tanı kesin olarak konulup, ne ölçüde olduğu belirlenip, hangi tedavi yönteminin ne ölçüde yanıt vereceğine dair skorlama görülebilecekti. Uzun bir yol, birçok tedavi denenebilirdi. Her şeye hazırdı her ikisi de.

Burak’ı şehrin en iyi onkoloji hastanesine yerleştirdi Eda. Tüm ailesini, onu sevenleri, bağı olan eşi dostu durumdan haber ederek, moral vermelerini ve süreç boyunca ona omuz olmalarını istedi. Burak tüm umudu barındırıyordu içinde. Hiçbir kuşku duymuyordu öleceğine dair. Eda ise tam olarak çözüm yolunu duymadığı için tedirgin, sürekli ağlamaya yakın bir ruh halinde, hayatındaki en değerli insanı her an kaybedebilir duygusuyla içten içe tükeniyordu. Burak’ın yanında daima gülümser ve dik duruşlu olsa da içindeki âşık kadın hep kırılgandı onun halsiz hali karşısında. Özellikle kemoterapi süreci için endişeliydi. Burak’ın o halini görmeye içinin el vermeyeceğinden korkuyordu. Sevdiği adamın tüm o ağrılara, gücünü yitirişine, karşısında ona sarılamayacak hale gelişini izlemeye bir türlü el vermiyordu yüreği.

Doktorlar tüm test ve tanılardan sonra kemoterapi ve ilaç tedavisi uygulanmasına karar verdiler. Eğer bunlardan çözüm sağlanmaz veya yeterli bulunmaz ise ilik nakline gideceklerdi. Yıpratıcı bir süreç beklemekteydi ikisini. İkisinin de kalbi çok zor sınavdan geçecekti. Birinin hayatı, birinin ise hayatım dediği biri için umut savaşı başlamıştı…

Eda artık iş ve hastane arasında yaşar hale gelmişti. Yorgun, bitkin, dağılmış bir vaziyette geçiyordu yaşamı. Yalnızca Burak’ı göreceği anlarda tüm bu havayı dağıtıyor ve güçlü görünmek için her türlü derdi ardına bırakıyordu. Hastane sürecinde anne ve babası, tüm eş ve akrabası ile de epey kaynaşmıştı. Herkes onun bağlılığına ve sevgisine gıpta ediyordu. ‘Sevgi nedir?’ sorusunun cevabı gibiydi Eda.

Burak’ın hayatındaki en önemli insanları örgütlüyor, ona moral sağlamaları için her türlü yolu düşünüyordu. Tek başına çözüm olmasa da, hastalığı alt etmenin en önemli ayaklarından biriydi moral. Burak iyileşeceğine ne kadar inanır ise, başarı şansı doğal olarak kat ve kat artacaktı. Bir ara saçlarını kazıtarak ona destek olma olmayı düşünse de, Burak buna şiddetle karşı çıktı. Hala âşık ve şakacıydı Burak. Yatağının başına, kocaman kağıda “Keloğlan’ın seni çok seviyor Ay Kız” diye not asmıştı. En başından beri inanmıyordu çünkü gideceğine. Bu hayata gelme sebebi henüz tamamlanmamıştı. Eda ile kurduğu düşleri, gidecekleri şehirleri, önünde onunla yaşayacağı uzun bir yolları vardı. Bir gün olsun ondan vazgeçmeye niyetli olmayacaktı asla. Bir an önce iyileşmek için her türlü çabayı gösteriyor ve ona sımsıkı sarılacağı eski günleri istiyordu. En son konuşmalarında yine Eda’ya takılmıştı.

  • Bundan sonra ev işlerine pek karışmam. Baksana beni ne hale soktu Eda. Doktor çok bulaşık yıkamaktan bunlar dedi hep, dedi gülerek Burak.
  • Hiç öyle bir durum yok Burak. Kalktığın gibi ayağa, aynı hayata devam. Akşamları senden sonra geldiğimde yine o sofranın başında beni beklerken görmek istiyorum seni. Biz o çiftlerden olmayacağız. Aynı kaldığımız gibi devam edeceğiz. Eskimeyeceğiz. Zar atacağız yine. Salonda birlikte televizyon önündeki koltuğun kavgasını yapacağız. Notlar bulacağım yine senden yazılmış. Kitaplardan çizilmiş satırları asacağız küçük küçük her yere, derken Eda sesi iyice düşmüş, o günleri özleyen yüreği, Burak’ın yüreğine çarpmıştı.
  • Biliyor musun Eda, seni her gördüğümde daha çok seviyorum. Denize bakıyorum sanki. Pırıl pırıl olan bir maviye ama. İçindeki her şeyi görebiliyorsun. Öyle temizsin benim kalbimde. Başıma neler geldi diye üzülmüyorum ben. Başıma sen geldin diye sevineceğim hep, diye Eda’nın gözlerine akıttı yüreğini Burak.

Eda artık daha umutluydu. Tedavi gittikçe iyiye dönüyor, Burak her geçen gün kuvvetleniyordu. İnancı ve geleceğe dair hayalleri tekrar yeşeriyordu. Karşı yatakta öylece hayran hayran sevdiği adamı izliyordu. İçeri giren annesini yanına çağırdı. Omzunu başına yaslayarak seyretmeye devam etti uzunca bir süre daha. Burak’ın annesinin avuçlarını öptükten sonra, Burak’ı seyrederek gözü yaşlı bir biçimde anlatmaya başladı;

  • Nasıl sevdim bilmiyorum. Nasıl âşık oldum hiç hatırlamıyorum. Her yeni doğan gün ile ruhuma eş oldu varlığı. Ondan öncesi silindi gitti hayatımdan. Onunla doğmuş, büyümüş, gün geçtikçe daha da büyüyor gibiyim. Tadı öyle güzel ki bana verdiği sevginin, damağımdan hiç gitmiyor. Teşekkür ederim size bana böyle bir mucizeyi sunduğunuz için. Rotasız yollara çıkarırdı beni, nereye gittiğimizin hiçbir önemi olmadan. Onunla rotayı kaybetmeyi öğrendim. Marketteki kasiyerin canı çeker diye hep bir dondurma fazla koydu sepete. Onunla merhameti öğrendim. Mutfakta tost yaparken, bileklerim acımasın diye kaşar peynirini hep o dilimlerdi. O yapsın diye hep bilerek dilimlenmemişini alırdım. Benim için o küçücük şey öyle hoş gelirdi ki gözüme.
  • Kimi zaman hiç bilmediğimiz şehirlerde bilerek kaybolup, büyük bir endişe ve heyecanla yürüyüp gidilecek yönümüzü bulurduk. Onunla yolumu bulmayı öğrendim. İzleyeceği şey daha bitmeden bir taraftan da kumandayı arardı. Bitince hep o bulurdu. Bir zaman sonra durumu fark etmiştim ama kumandayı arama hali beni inanılmaz keyiflendirirdi. Onunla kumanda sırasını öğrendim. Rakı içerdik Çarşamba ve Cumartesi günleri.
  • Ben içtikçe susmazdım. O benden gözlerini alamayıp yavaşça içer, dinlerdi beni. Sabrına ve gözlerini ayırmayışına büyülenirdim. O ise ona büyülenen kadının tadını çıkarırdı. Onunla rakı içmeyi öğrendim. ‘Sana sarılınca, kokunu içime çektiğimde, gözlerimi kapatıp varlığını benliğimde hissettiğimde dünyanın en güçlü adamı oluyorum’ derdi. Onunla kendi gücümün varlığını öğrendim. Takımlarımız ayrı mesela. Ben Fenerbahçeli, o ise Galatasaraylı. Soranlara Fenerliyim demekten başka bir işe yaramazdı ondan öncesinde. Onunla ofsaytı, köşe vuruşunu, yan hakemin görevini, en önemlisi de iddaa yapıp, bütün maçları takip etmesini öğrendim. Ben sevgiyi oğlunuzla öğrendim…
  • Hastalıktan önce evleneceksin benimle dedi direkt. Cevabını bildiği sorular sormazmış bizim Keloğlan. Zaten ağzımda hayır olamazdı ona karşı. Tanıyor beni, iyi biliyor huyumu eşek. Parmağıma uçurtmalara yaptığı gibi tahtadan bir yüzük bile taksa en değerlisi olurdu benim için. Siz annem, babası babam ve geriye kalan herkes ailemdir artık. Her gece uyumadan önce Allah’a olan şükrüm o benim.
    Annesi Eda’nın gözyaşlarını elleriyle sildi. Gözlerinde yorgunluğunun belirtileri olan morluklara küçücük öpücükler koydu. Gözlerinin içine bakarak gülümsedi. Bu bakış umuttu. Bu bakış oğlunu böylesine seven bir kadını yaşamış annenin umuduydu. Oğlunun onu böylesine seven bir eşi bırakmayacağına olan inançtı.

Umut, tüm bahçesindeki çiçeklerle git gide onlara doğru açıyordu. Burak her gün daha iyi, sonuçlar durmadan pozitife dönüşüyordu. Gün geçtikçe kendini toparlıyordu. Artık riski tamamen yok etmişlerdi. Eda da hayatına daha çok dönmüş, bu yoğunluğun, yorgunluğun içinde terfi dahi almıştı. Hayat, tüm kokusuyla üstlerine sinmeye başlamıştı…

Burak artık kendini toplamış, gücü ve hareket kabiliyetini tümden geri kazanmıştı. Hiç hissetmediği kadar sevgi dolu, her zamankinden daha inançlıydı. İçinden geçtiği acıları düşündü yatakta kendi kendine. Ölüme gidebilecekken, hayata tekrar dönmenin ona yaşattığı duygusal tecrübeleri. Okuduğu Nietzsche kitaplarından biri, hafızasından bir cümle armağan etti o an. “Hayatı kaybetmenin kıyısına yaklaşanlar onu daha iyi tanırlar.” Sevdiği kadının yüzü canlandı bir an gözlerinin önünde. Gülüşünün kıyılarını izledi. Kirpiklerinin sayısını anımsadı tekrar. Onunla uzun uzun sarılı kaldığı geceleri, küçük muzipliklerini anımsadı. Kokusunun bir an için odaya dolduğunu hissetti. Tüm bu savaştan, bu yorgunlukların üstesinden, ona hissettiği bağ sayesinde galip çıkmıştı. Aşk, onun sağlığı olmuştu. Vücudunu ele geçiren hücrelerle, bir kadının iki çift sözünü hep duyabilmek için savaşmıştı. Artık onu geri alma zamanıydı. Hiç bırakmamacasına, sonsuza kadar onunla geçecek bir yaşamın kapısına gitme zamanı. Hazırlanmak için kalktığında düşündüğü tek şey, onu tekrar evinde görecek olan kadının kalbinin ritmini dinlemekti…

Eda inanılmaz mutlu ve güçlü açtı gözlerini. Her şeyin geride kaldığını anladığı o günün sabahıydı. Güneş daha parlak, içeri dolan sonbahar tertemiz, hayat pırıl pırıldı. Geride kalıyordu her şey. Çekilen acılar, hastalık süreçleri, bitmek bilmeyen endişeler, kaybetme korkusunun insanın tüm vücuduna yayılan sancısı, uykusuz geçirilen geceler ve sürekli nasıl olduğunu soran insanlar topluluğunun merakları… Hepsi artık bitiyordu. Burak iki gün sonra evinde olacaktı. Her şeyi bıraktığı gibi bulması ve eksiksiz bir biçimde kaldıkları yerden devam etmek için hazırlığa koyuldu. Beraber astıkları notları tazeledi.

En sevdiği şeylerin listesini hazırladı. Beraber izlemekten keyif aldıkları filmleri dizdi.
Hastalığı süresince ona destek olmuş tüm çevresine teşekkür mesajları yazdı. Burak’ın sevdiği kokuyu evin tüm odalarına serpiştirdi. Onun beğeneceğine emin olacağı kıyafetler almak için hazırlanmaya başladı.

Dünyanın bir yerinde, hayatın ne getireceğinden habersiz iki kalp, iki kalbin içinde yaşayan onlarca insan bir umuda sımsıkı sarılı haldeydi. Herkes hayatın son sözü söyleyeceği düşüncesinden öylesine uzak…

Burak doktorlarına ve hastane çalışanlarına tek tek teşekkür ediyordu. Süreç boyunca yanından bir dakika ayrılmayan ve hep kazanacağına inanan tüm görevlilere sıkı sıkı sarılıyordu. Beraber aştıkları zorluklara, göğüs göğse kenetlenerek artık son veriyorlardı. Doktoru Ahmet, kocaman bir gülümsemeyle bu kazanmış adamın gözlerinin içine bakarak sordu;

  • İlk ne yapacaksın bakalım?
  • Evime döneceğim. Eda erken döneceğimden habersiz. Ona sağlıklı halimle yaptığım sürprizlerden birini yapacağım. Sanki hiçbir şey değişmemiş gibi. Sizce ne hediye almalıyım? Bir türlü karar veremedim.
  • Senin tekrar kapının anahtarını çevirip, ben geldim diye seslendiğini duymasından daha sevindirici bir şey olacağını sanmıyorum. Kendini kırmızı kurdeleye bağlamak harika olabilir. Sana da çok yakışır Burak, diye kahkahalarla gülerek yanıtladı.

Son kez birbirlerine minnetle sarıldılar. Doktor, kaderden habersiz bir şekilde, ardından öylece gülümseyerek baktı…

Eda tüm günün yorgunluğuyla açtı kapıyı. Elindeki onlarca poşet ve torbayı kapının girişine bırakıp, hızlıca mutfağa girdi. Kendine sert bir kahve yaptıktan sonra koltuğa öylece uzanıp kaldı. Bütün günü, Burak’ın seveceği yemekleri yapmak için aradığı malzemeler ve yepyeni bir dolap için baktığı kıyafetlerle geçmişti. Vücudunda derman kalmamış biçimde yudumluyordu kahvesini. Bedeninin yorgunluğuna kalbinin heyecanı karşı çıkıyordu. Yarın burada olacaktı. O yine burada uzanmış duruyorken, Burak tam yanında uzanacaktı. Her şey hiç olmadığı kadar parlak geldi gözünün önüne.
Eskisi gibi onunla geçireceği güzel günlere daldı zihni. Kokusunu, evde yürüyüşünü, sabah uyandığında yüzünde oluşan çizgileri, kumanda kavgalarını, evin içinde kaybolan misketleri aradıkları anları, beraber dalıp gittikleri hayalleri, yarım kalmış evlilik planlarını hatırladı…

“Hiçbir zaman gideceğine inanmadım. Dönecek olman sürpriz değil. Sen hep vardın. Şurada asılı duran anahtarın gibi. Dinlediğim şarkıların sözlerinde, kalabalıkta seni ayırt ettiğim kokuda, yanımda duran yastıkta. Senin göğsümün içinde bir evin var. Dışarıdan açılmaz, içeriden çıkılamaz. Kilitsiz, ama sadece bana ait.” Yazdı günlüğüne ve hayaliyle uyudu sevdiğinin…

Burak heyecanla yoldaydı. Avuçları ter içinde, kalbi yerinden çıkacakmışçasına hızlıydı. Eve dönmek, kaldığı yerden yürümenin tüm mutluluğuyla sürüyordu arabayı. Geçip giden araçlara gülümsüyor, yanından kayan manzaraya gözü dalıyor, yüreği açıldıkça açılıyordu. Aracın içinde en sevdiği şarkılara eşlik ede ede devam ediyordu yolculuk.

Özlediğiniz yere kavuşmanın hissini hatırlıyor musunuz? Bir daha göremem diye düşündüğünüz insanlara tekrar sarılacak olmayı bilmenin mutluluğunu. İnsanın içinde koşan, durmayan, sürekli kımıldayan bir hal olur. Bir an önce o an gelsin diye durmadan dua edersiniz. Hiç ulaşmak istemediğiniz bir hızla, bir an önce varmayı düşlersiniz. Başladığı yerde biten yolculukları yaşadınız mı hiç?

Yağmur hafiften arabanın camlarına düşmeye başlamıştı. Dönemeçli yolları hafifçe aşıyor, vadinin kenarından olanca yavaş bir biçimde, dikkatle aracı sürmeye devam ediyordu Burak. Yarım saatten daha az bir zaman sonra varacaktı. Kapıyı çalacak, gülümseyecek, karşısında duran kadına uzunca bakacak, ben geldim evim, diyecekti. Ben geri geldim evim!

Yağmur şiddetini arttırmış, görüş mesafesi düştükçe düşmüştü. Burak aracın hızını epey düşürmüş, önünü görmeye çalışır vaziyette pür dikkat yola bakıyor, bir yandan da çalan şarkıya eşlik ediyordu. Mırıldanması yüksek bir sese dönüştü;

“ Duvarları maviye boyadım…
Maviyi çok seversin.
Penceremde menekşeler dizili.
Sularken şarkı söylersin.
Gramofon da eski alaturka,
Hoşuna gider bilirim… ”

Oldukça yüksek bir gürültü ile gök gürledi. Viraja doğru giden araç, yağmurun etkisiyle aniden kaymaya başladı. Direksiyonu döndürmeye çalışan elleri sonuçsuz kaldı. Araç yolun sağındaki şarampole doğru yol aldı. Gökyüzünde beş saniyelik bir duruşun ardından olanca hızla metrelerce uzayan kayalara çarparak, hızlıca vadinin sonuna doğru paramparça oldu. İçerisinde oradan oraya savrulan Burak, başını sert biçimde defalarca çarptı. Boynunda oluşan kırıkla birlikte başı eğildi. İçinde yalnızca Eda’yı barındırdığı kalbi durdu…

Bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı…

Birinden ayrılmak ile onu bir daha hiç göremeyecek olmanın ağrı derecesini düşündün mü? Yaşarken tekrar kavuşmak mümkün iken, öldüğünde hiç telafisi olmayacak duyguları tattın mı? Sevdiğinin yüzünü unutuyor hissini bilir misin? Peki ya kokusunu unutmaktan korkmayı? Yaşarken ertelenen her şeyin, kaybedildiğinde nasıl bir pişmanlığına dönüştüğünü?

Eda’nın nefesi kesilmişti. Sesi susmuştu. Duyguları kurumuştu. Hareket etmiyordu bedeni. Gözleri oynamıyordu. Zamanın ve diğer insanların hükmü kalmamıştı. Tarihin değeri bitmişti. Takvim 14 Eylül’dü…

Her gün beraber olduğu, tüm dünyasını açtığı insan, dünyadan habersizce gitmişti.
Eda yol arkadaşını kaybetmişti.

İlgilendiği, konuştuğu, üstünü başını yıkadığı, hangi yemekleri sevdiğini bildiği, kayıp gitmişti avuçlarından.
Eda çocuğunu kaybetmişti.

En zor anlarında yanında olan, hayattaki her zorluğu ve mutluluğu paylaştığı, kimse anlamasa o anlar dediği, bir anda yok olmuştu. Eda ailesini kaybetmişti.

Başaramam sandığı her durumda kuvvet veren, bilmediği bilgileri öğreten, ona başarabilirsin hissini sürekli besleten, canı çıkmıştı.
Eda güvenini kaybetmişti.

Her defasında kalbine işleyen sözleri duyduğu, ellerine çiçekler bırakan, sırılsıklam âşık olduğu adam bırakmıştı onu.
Eda kalbini kaybetmişti.

Dünyanın en güzel saçları onundu. Kimseye benzemeyen bakışlar onun gözlerinde. Yüzünün her çizgisi yıldızlar gibi parıldayandı o adam için.
Eda güzelliğini kaybetmişti.

Yeniden bir hayat yazılıyordu, içinde sadece güzel günlerin olduğu. Eskisinden daha çok gülümseme, geçmişten daha anlamlı zamanların yaşanacağı dakikalar. Bu inançla ona gelen yürek gitmişti.
Eda umudunu kaybetmişti.

Hayat onunla ilgiliydi. Yaşanacak günler, kurulacak hayaller, gidilecek şehirler, büyütülecek çocuklar, yan yana uzanılacak geceler bitmişti.
Eda yaşam nedenini kaybetmişti.

Eda uyuyakaldığı koltuktan kalktığında sabah henüz olmuştu. Gözü telefonunu aradı ancak göremedi. Girişteki montun cebinde, portmantoya astığını hatırladı. Burak’ın geleceği gündü bugün. Aniden çok güçlü bir gülümsemeyle fırladı yattığı yerden. Hızlı adımlarla telefonunu almaya gitti sevdiğini duymak için inanılmaz bir heyecan içinde. Telefonu eline aldığında şaşırmış yüzü ve anlamsız bakışlara dönüşmüştü duyguları. Gelen sayısız arama ve mesaj kutusunu dolduracak kadar fazla mesaj vardı. İlk önce mesajları açtı. Hepsinde bahsi geçen konu ‘başın sağ olsun’ idi. Şaşırarak ve git giden artan endişesiyle birlikte aramalara yöneldi parmakları. Arkadaşları, ailesi, işten dostları hepsinin adları yazılıydı ekranda. Tam o an, çok sık görüşmediği ancak iyi bir arkadaşı olan birinden gelen aramayı açtı. Son derece üzgün ve ağlamaklı bir ses tonuydu duyduğu;

  • Eda iyi misin? Yeni duydum, Burak’ı kaybetmişiz. Senin durumun nasıl?

Eda’nın elinden düşen telefon sert zeminde parçalara ayrıldı. Eda’nın kalbi ve hayatı ise oracıkta bir daha asla eskisi gibi olamayacak bir ağrıda dağıldı…

Bir daha hiç eskisi gibi olmadı…
Eda aylar boyunca donuk yaşadı. Yer yer hıçkırdı. Bazen çıldırdı. Çoğu zaman inanamadı. Şaka olmalı diye düşündü. Defalarca kez, ilk gittikleri ‘gökyüzü durağı’ denilen yerde haykırdı. En sevdiği yemekleri yiyemediği bir daha hiç. Evdeki eşyaları dağıtmaya kıyamadığı için ailesini çağırdı. Bir kaçını, daha sonraları koklamak için sakladı. Banyodaki ayna önündeki diş fırçası defalarca kez o gitmedi der gibi durdu orada aylarca. Kapı her çalındığında geri geldi sandı yüreği. Telefondan arayınca sesini duyacağını sandı umudu. Onunla gittiği yerlere gittiğinde eli, ayağı kırıldı. Her sunum izlediğinde sanki sahneye o çıkacak sandı. Gözleri artık yaşlar akıtmayacak seviyeye gelene kadar ağladı. Mezarından bir parça toprağı koydu cüzdanına. Onu asla toprak diye taşımadı. Burak yanında dolaşıyor, onunla her an birlikte gibi düşündü. İçindeki adamı gezdirdi küçücük bir köşede. Ona sarılmak, onun kokusunu duymak gibiydi bu.

Defalarca kez kanattı kendini. Kimi zaman suçladı, bazen af diledi, yeri geldi isyan etti. Hepsi aşktandı, hepsi hayattandı… Sonunda görmesi gerekeni anladı. Öğrendi yaşamın gök tarafını. Burak’ın hediye ettiği maviyi kavradı…

Tam bir yıl geçmişti üstünden. Canı gideli, kahır olalı, yaşamı kaybettiğini sanalı kocaman duran ama kısacık bir yıl. Eda artık kendini toparlamış, işine, gücüne, hayatına devam etmeye başlamıştı. Kokusu burnunda, aşkı hala kalbinde ancak Burak’ı yaşatmanın yolunu da fark etmiş bir biçimde.

Hem Burak’ı kaybetmenin acısını dağıtmak, hem de çok saçma bir şekilde tanıştığı ancak sonrası çok sevdiği bir arkadaşının doğum gününü kutlamak için Taksim’de bir meyhaneye geldi.

Bütün yaşadıklarını kelime kelime, hıçkıra hıçkıra, bazen kahkahalarla anlattı Eda. Kadehler doldu, acılar boşaldı, şarkılar söylendi, anılar dinlendi. Arkadaşı onun yaşam gücünü bilen biriydi. Yine de sormadan edemedi.

  • Nasıl başardın? Nasıl çıktın evden? Kalbinin karanlığını nasıl yardın?
  • İnsanlar benden daha fazla ölüye sahip. Sevmiyorlar oldukları gibi karşısındakileri. Dinlemiyorlar. Çoğu kez duymak dahi istemiyorlar. Boğuluyorlar yalnızlıklarından ama yine de bir adım atmıyorlar egolarından. Ben sevdim be adam. Sevildim hiç sevilmediğim kadar. Öğrenerek geçtim yaşadıklarımdan.
  • Ya hiç onu tanımasaydım? Ya hiç karşılaşmış olsaydım Burak’la. En yoğun zamanlarında, en uzağa gittiği günlerde dahi bir kez esirgemedi sesini kulağımdan. Seni seviyorum demeden asla uyumadı. Kırdıysa, tamir etmeden bırakmadı. Günaydın demezse, karanlıktan çıkamam diye korktu. Canına sardı canımı. Ellerim oldu elleri. Bildi, tanıdı, korudu, sakındı ona ait olanı. Bir insan bir hayattan daha ne ister? Bana onu veren de bu yaşamdı. Hayatın bana sunduğu bu adam, bu kalp için minnettarım. Sonsuza kadar. Gökyüzüne kadar! Diye, cevapladı Eda tüm yaşadıklarını birkaç dakika içinde…

Kader, anılar, aşk, eskimiş ancak hala güzel duran çocukluk, hayatın getireceği umutlarla devam etti sohbet. Eda son dubleyi kendi kadehine doldurdu. Önüne doğru çekti. Seni seviyorum diye mırıldandı kendi kendine. Gözünden düşen yaşlar sek olan rakı kadehine düştü. Rakı beyaz bir renk alarak dalgalandı. İki duygunun birbirine karışımı gibi dumanlaştı. Arkadaşı sigara almak için yanından ayrıldı.

Masaya dönen arkadaşı peçete üstünde yazılı bırakılmış notu okudu.

‘Hesabı ödedim. Biraz yalnız kalmak, biraz da hüznümü görme diye sen gelmeden kalktım. Bana borçlusun. Unutma. Bana borçlusun.’

Hemen yanında Caner Yaman kitabı duruyordu. Arasına ayraç gibi sıkıştırılmış olan bir fotoğrafla. Arkadaşı fotoğrafa baktığında birbirine sımsıkı sarılmış iki aşığı gördü. Hala mutlu ve hiç umutsuz olmayacak. Burak ve Eda. Ayrılmış sayfadaki altı epey kalınca çizili söze takıldı gözü arkadaşının.

“Sadece sana anlattım. Ben sana hikâyemi anlattım, çünkü o hikâyenin bir kahramana ihtiyacı vardı. Benim sana ihtiyacım vardı.”

Şehrin içine yürüyen bir adamın dönüp arkaya baktığı kapağı vardı.

Kitabın adı UNUTAMADIM.

Borcumu ödedim mi EDA?

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.